Neler Hakkında Yazıyorum?

'Başucumda Müzik' Kitaptan Alıntılar

***
Bazı insanların evi yoktur.
*
Böyle ne çok şey geçmiş. Yaşarken pek farkına varmadığımız, kendi dışımızdaki dünyadan bize ancak gazete başlıklarıyla ulaşabilen yıkımlar, savaşlar, buluşlar, hiç bitmeyen bir dönüşüm onca yıl yanımızdan geçip gitmiş.
Sanki dünya da bizim gibi büyümüş ve sihrini kaybetmiş.
*
Ve bana öyle gelir ki, bütün o dağınıklığa, bütün o bölünmüşlüğe, bütün o hüzne, ayrılışlara, beleyişlere, bütün o yalnızlıklara ve ne yaparsam yapayım anlatılması, tanımlanması mümkün olmayan özleme rağmen bu, dünyanın en güzel hikâyesidir.
Elbette her keresinde başka türlü anlatacağım, her keresinde unutuğum şeyler ekleyeceğim, ne fark eder…
*
 senden ayrı olduğum bir tek an yok
çok uzaklarda olsan bile

seni taşıyor he rşey
kokular, sesler , seslenişler,
ne zamandır görmüyor gözlerim,
unuttum tanıdığım ne varsa,
bir tek senin yüzün,
çok uzaklarda olsan bile…
*

Eğer günün birinde, gerçekten de bir başkasına, “her şey silindi ve artık yalnız sen varsın,” diyebildiyseniz ya da bunu gerçekten hissettiyseniz, bunun yalnız ayaklarınızı yerden kesen değil, aynı zamanda ne korkunç bir duygu olduğunu da bilirsiniz.
*
Acaba çocukluk mu kentleri güzelleştirir anılarda? Yoksa gerçekten yıllar geçtikçe bozuyor muyuz onları?
*
Eğer, hayatımızın bir an'ına gidip orada sonsuza dek kalacaksınız deseler yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim. Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken… Öteki, bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim adamla öpüştüğüm ilk gün… 
 *
Ondan ilk duyduğum sözün “yaramazlığım” olması komik mi?
Öyle oldu.
Kim bilebilirdi ki…
*
Dev kapıdan büyük salona girip koskoca bir duvarı kaplayan o resimle karşılaştığımız zaman bir anda başıma geleni anladım.
Sanki bana, "Sana ne olduğunu gerçekten anlamıyor musun?" demek için oraya konulmuştu.
Bulutların arasında, yukarıda, o tombul, kanatlı çocuk elinde yayla uçuyordu. Yüzündeki gülümseyiş öyle tuhaftı ki, bir yaramazlık yapıp cezalandırılacağını düşünen çocuklarınkine benziyordu.
Ve onun yayıyla fırlattığı ok oradan çıktı, bütün o renklerin, bulutların, ormanların içinden gelip benim kalbime saplandı.
 Öylesine gerçekti ki bir an yüreğimde beklenmedik bir acı duydum.
"Aşk tanrısı değil de sanki küçük bir çocuk, siz de onu masum bulmadınız mı?" diye soran sesiyle kendime geldim.
Masum mu?
"Bilmem," dedim, "sanki yalnızca yaramazlık olsun diye ok atıyormuş gibi görünüyor.
Güldü. "Zaten aslında aşk da yaramazlıktan başka nedir ki?" dedi...
*
Bütün kadınların aşık olduğu adam, öyle mi?
*
Evet o'ydu. Bütün kadınların âşık olduğu adam!
Benimle çılgınlar gibi dans etmişti. Ben kendimi onun kollarına bırakmış ve ben mi yoksa bütün dünya mı dönerken her şeyi unutmuştum. Kim olduğumu, nerede olduğumu, neler olduğunu...
Üstelik yıllar sonra, o yıllar içinde belki de o ilk karşılaşmayı çoktan unutmuşken... Buraya gelip, bu salona girdiğim anda kim olduğunu bilmediğim biriyle karşılaşacağımı sanki hissetmişken...
Biri omzuma dokunmuş ve dünya farklı bir yöne doğru dönmeye başlamıştı.
İşte böyle başladı.
 Masum bir çocukluk rüyasının beni alıp bugüne getireceğini kim bilebilirdi ki?

Bugüne getireceğini, dedim... Bugüne getireceğini ama nerelerden geçerek...
*
Hayat zormuş.
Ben tabii bunu sonradan öğrendim. Yoksa hayta atılmakta hiç bu kadar acele eder miydim.
*
Evimizin ışıkları hep yanardı. Hala da yanar. Benim oturduğum her yerde ışık yanar. Savaş günlerinden kalma bir sıkıntı mı ? Belki.
*
 Ah anneciğim! Annelerin her şeyi hemen anlayabildiklerini ben çok sonra fark ettim. Tam dediği gibiydi:  İyi, munis bir adam.
Fakat içinde fırtınalar esen bir kadın, iyi, munis bir adamla ne yapar?
*

Evlenmeyi kabul ettiğim geceyi hatırlıyorum. Kendi kendime, "Sen romantik saçmalıklarla zaman harcayacak, bütün hayatını bir adamın gün boyu değişen davranışlarını izleyip manalar çıkartarak geçirecek bir kız değilsin, aradı mı aramadı mı, seviyor mu sevmiyor mu, niye öyle dedi de böyle demedi diye elinde mendil yaşayamazsın, onun için senin âşık olduğun değil, seni sevecek biriyle evlenmen en iyisi..." diyordum.
Ne acayip! Herhalde bunları o zamanlar okuduğum romanlardan çıkartmış olmalıyım.
Ah, kendini pek akıllı sanan, inanmadığı kaderi kendi elleriyle yaratacağını düşünen zavallı insanlar...
*
Bazı insanlar hayatlarını kendi istedikleri gibi kurarlar. Geri kalanlarsa onların yaptıklarını birbirlerine anlatıp dururlar.
 Ben başkalarının hayatlarını anlatarak ömrümü geçirmek istemedim.
Varsın başkaları benim hayatımı anlatsın.
Bana, kocama bağlı olduğum için mi saygı duyacaklardı? Kurallara karşı gelmedim diye mi? Onlar arkamdan konuşmasınlar, birbirlerinin kulağına bire bin katıp beni anlatmasınlar diye bütün hayatımı onların istediği gibi mi geçirecektim? 
Tabii ki yapmadım. Umurumda da değildi zaten.
Hiç değer vermediğim insanların benim için ne düşündüğünden bana ne?
Vız gelir bana!
Küçük bir çocukken bile acırdım onlara. Annemin arkadaşları gelip, çaylarını içerken onları izlerdim. Kocalarından ve belki de hiç tanımadıkları insanların hayatlarından başka anlatacak bir şeyi olmayan bu mutsuz kadınlara hep acıdım.
Onlar hep içlerinden geçeni, aslında söylemek istediklerini söylemeyip başkalarının duymak istediği cümleleri kurmaya çalışan insanlardı.
Kendi kendime derdim ki, beni ateşlerde yaksalar bile bunlara benzemeyeceğim. Ben başkalarının duymak istediği cümleleri kurmayacağım.
Benzemedim.
*
Hepimiz o sıradan kadınlardan biriydik. Kocalarımızın başarılı olması ve bize daha çok şey alabilmesi için evdeki rahatı sağlayacak gönüllüler...
Fazla sorgulamazsanız, başkalarının yaptıklarını izlerseniz, doğru örnekleri seçerseniz her şey bir önceki kuşaktan bir sonrakine aktarılarak sanki gizli bir kitap birinden diğerine veriliyormuş gibi devam edip gidiyordu.
Ama böyle bir hayat bana pek sıkıcı geliyordu.
*
Ne garip, hep en sevdiklerimize en söylenecek şeyleri söylemiyoruz ya da söylüyoruz ama o zaman da onlar bizi duymuyor.
*
Sanki içimde bir başkası vardı. Çocukken konuştuğum, benimle yalnız kaldığım anları paylaşan, yanımda gittiğim her yere gelen, sevindiğimi, üzüldüğümü, kimselere söylemediğim kırıklığımı bilen, bana akıl veren, o aslında var olmayan arkadaşım büyümüş ama benimle kalmıştı. Biliyorum, çoğunuz onu tanırsınız. Hepinizin yalnızca size ait sırlarınızı bilen içinizdeki arkadaşınız... Ama siz büyürken bir gün, belki de farkında bile olmadan, acıklı bir ayrılık mektubu bile bırakmadan, gitmesi gerektiği zamanı bilirmiş gibi sessizce çekilip gitmiştir. Ne yapayım, bende öyle olmadı. Bak hâlâ burada, yıllar sonra bile şu koltukta, tam karşımda oturuyor ve halime gülüyor.
*
İşte orada aklımca kendi kendime kurmaya çalıştığım hayatın boşunalığını iyiden iyiye anladım.
Bu dünya üzerinde sağlam sandığımız hiçbir şey olamayacağını, hayatın hepimizden güçlü döngüsünün içinde savrulup gittiğimizi ve günün birinde farkına bile varmadan o döngünün dışına fırlatılacağımızı düşünüp vazgeçtim.
Vazgeçtim evet, her şeyden.
 Bir atlıkarınca gibi dönüyordu yalnızca. Ya kısacık, göz açıp kapayana kadar geçen bir an içinde mutluluktan uçacaktık ya da kendi kendimize neden orada dönüp durduğumuzu düşünmekle geçirecektik zamanımızı...
Ben birinciyi seçtim.
Hem de farkında bile olmadan.
 Babamın elinden tutmuştum, onu asla bırakmayacağımı söylemiştim ama o beni bırakıp gitmişti. Kimseyi elinden sıkı sıkı tutarak hayat boyu yanımızda tutamayacağımızı öğrenmiştim.
*
Orada, pırıl pırıl bir bahar gezintisinin beklenmedik bir sarsıntıya dönüştüğü o bahar günü kendi kendime o annelerin acısını geçmişteki hangi mutluluğun örtebileceğini düşündüm.
Ama zaman zaman bana da heyecan veren bu düşünce o gün orada, o süslenmiş evlerin arasından geçerken büyük bir korkuya dönüştü.
Söyleyin bana, o pencerelere resmi asılmış ve aslında yalnızca hayata yeni başlamak üzere olan o çocuklarla yaşanmış hangi mutluluk şimdi bu sonsuz acıya değerdi?
*
Çok zaman sonra, yıllar sonra bir gece ilk kez (ve herhalde son) çevresine ördüğü ve kendisini koruyan o düzenin dışına çıktığı, her zaman başı dik yürüdüğü yolda birdenbire yalpaladığı bir gece sesini yükseltip, "Ne sanıyorsun?" demişti, "Başka insanların yaşadığı heyecanlardan haberim olmadığını mı, o duygulara sahip olmadığımı mı? Elbette biliyorum ama bunlar insanın hayatını mahveder. Ben ne istediğimi daha çocukken biliyordum. Bildiğim için de her şeyi ona göre yaptım. Mutluluk dağların arkasında, büyük maceraların sonunda ulaştığın bilinmez bir cennette değil... İşte burada, yanı başında... Evinin içinde... Sen onu göremezken gidip de olmayan mutluluğu mu bulacaksın... Git, bul o zaman...”
*
Bazılarının tek bir hayatı var. Buna, dürüst olmak diyorlar. Her şeyi bilinen bir hayat. Her yanı görülen camdan bir kürede yaşamak gibi... Ne aptallık! Ne büyük yalan!
Yalan, çünkü, hiçbirimiz camdan bir hayat yaşamıyoruz. Belleğimizi korkusuzca açsak kim bilir neler buluruz orada. Söylediklerimizle, görüntümüzle hiç ilgisi olmayan ne çok şey... Kendimiz bile şaşıp kalırız.
Ne aptallık, çünkü, neden insan kendisini tek bir hayata tutsak etmek istesin? 
*
Güçlü bir kahkaha attı, bu kez beni omuzlarımdan tutup havaya kaldırdı, ayaklarım yerden kesilmiş, ne yapacağımı bilemez bir halde beni kollarında döndürmesini, "Kim derdi ki o küçük, yaramaz çocuk birdenbire böyle güzel bir prenses olup çıksın..." diye gülmesini izledim.
Ve tabii bütün salon...
Sonra sahnede bir kadın o şarkıyı söylemeye başladı... Peki bu da bir rastlantı mı, orada, bizim o karşılaşmamızın arkasında, o şarkının çalınması?
Violetta'nın şarkısı... Türkçesi galiba şöyle: "Doğru yoldan sapan kadın..."
*
Evet o'ydu. Bütün kadınların âşık olduğu adam!
Benimle çılgınlar gibi dans etmişti. Ben kendimi onun kollarına bırakmış ve ben mi yoksa bütün dünya mı dönerken her şeyi unutmuştum. Kim olduğumu, nerede olduğumu, neler olduğunu...
Üstelik yıllar sonra, o yıllar içinde belki de o ilk karşılaşmayı çoktan unutmuşken... Buraya gelip, bu salona girdiğim anda kim olduğunu bilmediğim biriyle karşılaşacağımı sanki hissetmişken...
Biri omzuma dokunmuş ve dünya farklı bir yöne doğru dönmeye başlamıştı.
İşte böyle başladı.
 Masum bir çocukluk rüyasının beni alıp bugüne getireceğini kim bilebilirdi ki?
Bugüne getireceğini, dedim... Bugüne getireceğini ama nerelerden geçerek...
 *
Havadan sudan konuşurken birdenbire, "Politikaya giriyorum," dedi.
"Biliyorum," dedim.
 Devam etmemi bekledi ama ben sustum.
"Ee, bir şey söylemeyecek misiniz?" diye sordu.
"Bana soruyorsunuz öyle mi," dedim, "o zaman söyleyeyim, ben size politikayı yakıştırmam..."
*
Ona göre, yapılacak çok şey vardı ve yapılmamasının tek nedeni de korkakların, tembellerin iş başında olmasıydı. Sanıyorum o günlerde gerçekten de pek çok şeyi değiştirebileceğine, o güne kadar hep aklında olan ama mutlaka bir yerde engellenen düşüncelerini bir çırpıda gerçekleştirebileceğine inanıyordu.
Evet liderler böyle insanlardı. Ama bazen düşünürüm, acaba gerçekten bir şeyleri değiştirebileceklerine, hayatı daha güzel kılabileceklerine mi inanırlar yoksa yalnızca kendilerine olan güvenlerini kanıtlamak mı isterler, bunu bilemem hiç...
*
"Buraya senin için geldim," dedi, "gittiğin günden beri aklımdan çıkmadın. Seni bir gün daha görmemeye dayanamazdım. Her şeyi göze alıyorum, boşanıp benimle evlenir misin?"
 Evet aynen böyle söyledi.
 O müzik, yüzyıllar öncesinden kalma bu mekânda, yüzyıllar öncesinin çalgılarıyla çalınan o büyülü müzik en coşkulu bölümüne gelmişti, insanı yerinden kaldıran, uçuran bir müzikti, başım dönüyordu, ellerimi dizlerimde birbirine kenetlemiştim, sanki ateş basmış gibi yanıyordu yüzüm, dudaklarım kurumuştu, orada değildim, nerede olduğumu bilmiyordum, sanki içimden biri çıkıp gidiyor ve onu tutamıyordum. Zar zor çıkan, boğuk bir sesle, "Siz delirmişsiniz..." diyebildim sonunda...
 *
İşte böyle başladı. Bir ayrılıkla...
Daha başlamadan ayrılarak...
Taksinin camından dönüp ona baktım, bir an durdu, sonra geri dönüp oteline doğru yürüdü.
Başında şapkası, ince kumaştan yazlık ceketinin arkası biraz kırışmış, biraz öne eğilerek... Yavaş yavaş inen sisin içinde...
O silik görüntü bir fotoğraf gibi aklımda.
Öyle çok tekrarlanacaktı ki...
Giderken... Hep giderken...         
Sonra zaman geçti.
Ne zaman sokağa çıksam, alışverişe gitsem, hep ayaklarım beni oraya götürdü. Kim bilir kaç kez o meleklerin olduğu salona girdim. Herhalde köşede küçük bir taburede oturup kitap okuyan üniformalı kadınlar benim o resimle gizemli bir bağım olduğunu düşünüyorlardı artık.
Kim bilir kaç kez orada, o resmin karşısında durdum ve bu yaşananların bir hayal olup olmadığını düşündüm.
Elbette bir hayaldi.
Küçük bir kadının hayali.
O ne yaptığının farkında bile değildi.
Hem farkında olsa ne değişecekti ki?
İmkânsız şeyler...
*
"Her şeyden kaçmak istiyorum," diyordu, "her şeyden... ne yaptım, nasıl yaptım bilmiyorum ve sonunda kendime hiç istemediğim bir hayat kurdum. Şimdi onun içinde, kendi hayatımın içinde bir esir gibiyim."
*
"Şu çözdüğün tabletlerde bilmediğimiz ne var, bize hayatın sırrını verecek, bütün bunların anahtarını verecek hiçbir şey yok mu?"
"Sana bir şey söyleyeyim mi," dedi yine her zamanki gibi, uzun parmaklarının arasında sigara, elini yanağına dayamış, gözlerimin içine bakıp, "binlerce yıldır aynı soruları sorup duruyoruz ve ne gariptir ki sorular gibi, bulunabilen cevaplar da fazla değişmemiş..."
*
Bir başkası olmak, yıllarla belirlenmiş hayatın dışında başka bir hayata başlamak, herkesin bilip tanıdığı benliğinizin görünmeyen yüzünü takıp gizli sandıktan çıkardığınız giysilerle süsleyerek yeni birini yaratmak...
 İki ayrı yüz, iki ayrı ses, iki ayrı biçim...
İki ayrı kadın...
Birdenbire parçalanmış bir hayatın içinde bulmuştum kendimi...
 İki ayrı hayat. Bu oyunu öğrenmek o kadar kolay değildi. Birinden ötekine hızla geçebilmek gerekiyordu. Şu üstü buzlu cam gibi resimler vardır ya, azıcık oynattığınızda resim değişir, işte onun gibi...
O günlerden en çok hatırladığım duygu, aşk, mutluluk, heyecan sanıyordum ama şimdi birden farkettim ki, huzursuzlukmuş. İnsan hayatını bölmeye kalkıştığında ilk yitirdiği şey huzuru oluyor.
*
Yaşayınca anlıyor insan. Aynı evi paylaştığınız birinin haberi bile olmadan bambaşka bir hayat kurmak hiç de zor değilmiş... Ben buna inanmazdım. Bazen telefonu kapadıktan sonra bir an kendi kendime kalıyor ve öyle utanıyordum ki bir daha aradığı zaman bunu artık bitireceğime yeminler ediyordum.
Ama akıl duygulara pek fazla hükmedemez de, duygular aklı kendilerine uydurmayı becerir.
*
Sonra beni tutup kendisine döndürdü. Gözlerimin içine bakarak devam etti: "Birini sevmen için elle tutulur bir neden bulamıyorsan onu sahiden seviyorsun demektir..."
Öyle mi gerçekten?
 Çoğu zaman istediklerimizi yapanları, bize uygun davranan insanları severiz. Onların yanında kendimizi güvende hissederiz. Aslında bize uygun olanı sevmek kolaydır. Zor olan, bize benzemeyenleri, istediğimizi yapmayanları sevebilmektir. Birini, seni mutlu ettiği için değil, yalnızca kendi başına var olduğu için, bir başkası gibi değil kendisi gibi olduğu için sevebilmek zordur.
*
Uçsuz bucaksız bir çölde yürürken kafanıza yıldırım düşmesi gibi komik ama aynı zamanda çaresiz bir şeydi yaşadığım.
Olmuştu işte. Böylesine güçlü bir dalgaya direnmek mümkün değildi. O dalganın üstünde, beni götürdüğü yere gidiyordum ama hâlâ dizginlerin elimde olduğunu sanıyordum.
Hayır, kimsenin suçu yoktu. Ne kocamın, ne onun ne de benim. Bu yalnızca hayatın bizi hiç umursamadan kendince kurduğu bir oyundu.
Yapmam gerekenleri yapmış mıydım? Bilmiyorum. Direnmiştim kendime göre. Uzak kalmaya çalışmıştım. Bunun yalnızca bir oyun olarak kalmasını, belki beni böyle uzaktan bir hayal gibi mutlu etmesini ve sonra tatlı, güzel bir anı olmasını istemiştim.
Yapamadım.
Aslına bakarsanız uçakta bütün bunları düşünürken birden anladım ki hamile kalmamın, onunla geçirdiğim o öğleden sonranın, bir başkasının tenine dokunmuş olmamın hiç önemi yok. Hepsinden önemlisi benim ona âşık olmam...
Ben bir başkasına âşıktım. O başkasını hiç görmesem, onunla hiç konuşmasam, hiç dokunmasam bile yalnızca ona âşık olmam bile yetmez miydi? Anladım ki yalnızca bir kaçamak olsaydı, yalnız bir kadının istekleri olsaydı, yalnızca şehvetle geçirilmiş bir gün olsaydı her şey çok daha kolay olurdu.
 O zaman her şeyden vazgeçilebilir, belki gizlenebilir, belki söylense bile unutulup gidebilirdi.
Buna bir anlık bir delilik, bir kendini kaybediş an'ı, bir sarhoşluk denilebilirdi.
Ne var ki kalbim, aklım, rüyalarım, mutluluğum, hüznüm, gözyaşlarını, şarkılar, kitaplar, filmler her şey, her şey artık onundu.
*
"Eyvah!" dedi, "Bu da mı oldu? Her şey aklıma gelmişti de bu gelmemişti işte..."
*
Biraz sonra Leylak kucağımda, zaten yan açık gözlerini sıkıca yummuş, farkında olmadan koltuğumun altına girmeye çalışarak, küçük, pütürlü diliyle boynumu yalayarak, mırıltılar çıkartarak uyuyordu.
Aslında hayvanlara karşı fazla ilgim yoktur. Ama bu kedi nedense böyle kucağıma gelip mırladıkça ona birdenbire ısınıvermiştim.
"Kerataya bak," dedi annem, "sahibini bilirmiş gibi nasıl hemen onun kucağında yerini buldu, biz sabahtan beri sütle besliyoruz, nafile!"
 "Annesi sanıyor onu," dedi Ayla...
Bir an göz göze geldik.
Ne garip, sanki o gün neyi kaybettiğimi bilirmiş gibi bana bu küçük yavruyu yollamıştı.
Tam da o gün...
 İnanılacak şey miydi bu?
*
Benim hiç evim olmadı.
 Dünyanın farklı yerlerinde, farklı evlerde yaşadım ama çocukluğumun odasından sonra ilk kez orada, onun yanında evimi buldum.
"Belki de," diye düşündüm bir gece yarısı, içimde tanımlayamadığım bir karmaşayla, çılgınca bir coşkuyla beni bir anda ölümün kıyısına götürebilecek bir hüzün arasında gidip gelen dalgaların içinde, "belki de onu böylesine sevmenin nedeni budur... Benim evim o..."
*
Ona çok şey anlatıyordum ama yine de ne çok şeyi bilmiyordu.
Anlatamadıklarımı, sözlere dökülemeyeni, onu nasıl bir aşkla sevdiğimi, hayır, aşkların, tutkuların, isteklerin dışında, nasıl bir sevgiyle bağlandığımı...
*
Bir keresinde yatağın içinde oturuyorduk, çırılçıplak, yüzümü iki eliyle tuttu, kaldırdı, gözlerimin içine bakarak, "İnsan bir düşü sevebilir mi?" diye sordu.
"Evet," dedim hiç düşünmeden, "bence zaten en çok onu sevebilir, bir düşü..."
*
Yanımda durmuş, dalgın, uzaklara bakıyor. Ona bakmıyorum ama biliyorum. Aynı yere bakıyoruz, ufka doğru, göremediğimiz bir kara parçasının belirmesini bekler gibi, belki aynı şeyleri düşünüyoruz ama bizi bekleyen geleceği kurmak için bir şey yapamıyoruz.
Ama kendi kendime söz vermiştim değil mi, ondan bir şey istemeyeceğime, hiç bir şey beklemeyeceğime, ikimiz için geleceğe dair hayaller kurmayacağıma...
*
"Bana söz vermeni istiyorum," dedi.
 "Söz mü?"
 Yağmurluğu ıslaktı, yağmur kokuyordu.
 "Evet söz. Ne olursa olsun, bir gün bana çok kızsan da, şimdi bilemediğim bir şey de olsa sakın beni bırakma..."
Ne çok söz vermiştik ayrılmayacağımıza...
*
Evet, karşımda duruyordu. Maide hanım... Bu üçüncü karşılaşmamızdı ve ilk kez ikimiz yalnızdık. Yer yarılsa içine girsem diye düşündüğüm andır o.
Şaşkınlıktan ne birşey söyleyebildim ne yapabildim. Öyle birkaç saniye ama bana saatler gibi geldi, karşılıklı durduk kapının önünde.
Sonunda, "Herhalde doğru geldim," dedi.
"Buyurun," deyip kenara çekildim.
İçeri girdi. O anda, göz ucuyla girişteki vestiyere baktığını gördüm ama geç kalmıştım. Fuat'ın şapkası, paltosu, şemsiyesi duruyordu orada. Elbette tanımıştı.
 Şimdi ikimiz de ne yapacağımızı bilemezmiş gibi ayakta duruyorduk. Elim ayağıma dolaşmış, suçlu çocuklar gibi titriyordum. Yüzünde ne öfke, ne acı, ne nefret vardı. Sakin, belki biraz bezgin görünüyordu. Acaba ne söyleyecekti? Neler olacaktı? Sakin olmaya, heyecanımı, korkumu belli etmemeye çalışıyordum. Hiç aklımda yokken yakalanmıştım. Öylece durup etrafa baktı.
Neden sonra, "Oturmaz mısınız?" diyebildim.
Gözlerimin içine bakarak, "Hayır," dedi, "ben yalnız burayı görmeye geldim, şimdi gördüm, gidebilirim..." Öylece döndü, çıkıp gitti.
Hepsi bu kadar.
Oturup benimle konuşsaydı, bana kızsaydı, bir tokat atsaydı, belki unuturdum. Ama yalnızca o cümleyi söyledi. Onun için o cümleyi ömrüm boyunca unutamadım:
 "Ben yalnız burayı görmeye geldim, şimdi gördüm, gidebilirim."
*
Keşke hemen oradan kalkıp gitseydim. Aslında öyle yapacaktım ama en önde oturuyorduk ve kalksam herkes beni görecekti. Çırılçıplak yakalanmış gibi hissediyordum. Bir an o rüyayı hatırladım. Hani Fuat bizim evimize geliyor ve herkes gerçeği biliyor ama kimse konuşmuyor. Sanki o rüya gerçek olmuştu. Üstelik bu kez yalnız ailem değil bütün İstanbul ve karısı da oradaydı.
Ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Karanlıkta bir yolunu bulup sessizce kaçmalı mıydım? Yoksa öylece konseri izlemeye devam mı etmeliydim?
Bir an fark ettim ki dışarıya birlikte çıkmaya başladığımız, o sevimli okul kaçakları gibi gizli gizli bir yerlere gittiğimiz günlerden sonra ben artık başka herkesi unutmuşum. O rüyayı gerçek sanmaya başlamışım.
Oysa gerçek şimdi karşımdaydı.
Ben bu filmdeki "esas kız" değildim.
*
O ünlü İspanyol ressamın sergisi vardı.
Büyük bir duvara konulmuş tek bir resmin önünde durdum.
 Bir kadın portresiydi bu.
 Başında kırmızı, çiçekli bir şapka vardı. Gözleri sanki yerlerinden çıkmış gibiydi. Ağzı, burnu olması gerekenden başka yerlerdeydi.
 Bu resmi daha önce görmüştüm. Ben eski, bir fotoğraf gibi, gerçeği anlatan resimleri severim. Onun için bu kadının neden böyle çirkin olduğunu hiç anlamamış ve o resmi sevmemiştim.
 Ama sonra o gün orada, o resimle yeniden karşı karşıya gelince birden anladım.
 Resmin adı, "Ağlayan Kadın"dı. Ve o resimdeki kadın öylesine tarifsiz bir acıyla, öylesine bir parçalanmışlıkla ağlıyordu ki, içinden geçenleri, böyle bir anda yüzümüze gerçekte yansımayan acıyı bir tuvalin üstünde anlatmanın başka hiçbir yolu bulunamazdı.
O paramparça, gözlerinin, ağzının, burnunun yeri değişmiş, renkler birbirine karışmış, çocukların çizdiği acemi resimlere benzer kadın yüzünün karşısında bir anda içimdeki parçalanmayı gördüm.
*
Bu öyle bir duyguydu ki, anlatmam zor.
Ben onu hep özlüyordum. Yanımda olsa da olmasa da... Sanki bütün hayatımız birlikte geçecek olsa, bütün gün aynı evde otursak, her gece beraber uyusak yine de özlem geçmeyecek gibi geliyordu bana...
 *
"Biliyor musun," dedim, "ben beklemiyordum, hâlâ da beklemiyorum, bütün bunların gerçek olacağına bir türlü inanamıyorum..."
"Olur mu öyle şey?" dedi, "Herhalde bunun bir sonu olacak, böyle bütün ömür geçer mi?
" Ona baktım.
"Niye geçmesin ki..." dedim.
 "Senin sahiden aklından zorun var," dedi.
*
Bazen en büyük düşler gerçek olur.
 Ben bir düş kurmuştum. Küçük bir kızken, hayatın nasıl bir şey olduğunu, neye benzediğini henüz hiç bilmezken (şimdi biliyor muyum?), gerçek korkulardan haberim bile yokken bir düş görmüştüm ve o düş gerçek olmuştu.
*
"Orada mısın? Hat mı kesildi?" diye sordum. 
"Buradayım," dedi.
Bir an durdum. 
"Ne oldu?" dedim. Ayla tam karşımda öylece durmuş bana bakıyordu. 
"Sana ben söylemek istemezdim ama..." dedi. 
Bir an başım döndü, sustum, telefona neredeyse yapışmıştım. 
"Ne oldu, ne oldu Nihat, çabuk söyle..." diye bağırdığımı, Ayla'nın yüzünün bir anda bembeyaz olduğunu, bir yere tutunmaya çalıştığını hatırlıyorum. 
Boğuk bir sesle, "İdam ettiler," dedi, "bitti, daha çok sorma artık..."
Telefonu bıraktım, oraya yığıldım. "Ülkemin güneşinden, çocukluğumun bahçelerinden, senin güzel yüzünden sürgünüm," diyen bir şarkı çalıyordu.
*
Büyük bahçelerden söz eden masallar... Prensesler... Herkesten güzel olan, uzun saçlı, yeşil gözlü, yürüdüğü zaman giysileri hışırdayan genç kızlar... İyi kalpli şövalyeler... Mutlaka masalın bir yerinde birilerini bir başka şeye dönüştüren büyücüler... Buzdan saraylar... Konuşan hayvanlar... Dağların arkasındaki mutluluk çiçeği... Hep güç elde edilen ama çabuk yitirilen değerli taşlar, tılsımlar... Kapıları açan, mühürlenmiş dilleri çözen, uzaklıkları geçen şifreler... Gizli geçitler... Yüreklerde-ki buzu eriten gözyaşları... Kimsenin bilmediği, kimsenin bulamadığı ama bir mağarada, bir ağaç kovuğunda beklenmedik bir anda karşınıza çıkıveren sihirli iksirler... Kimsenin çözemediği gizemli diller... Korku şatoları... Güzeller ve çirkinler... İyiler ve kötüler... Doğrular ve yanlışlar... Mutluluk ve mutsuzluk... Buluşma ve ayrılık... Unutulmayan öpücükler... Aşk...
Aşk mı?
Küçük bir çocuğa aşkı mı anlatıyordu anneanne?
 Evet aslında bütün anlattığı buydu işte. İksirlerin, tılsımların, yol gösteren kuşların, yollan kapayan kötülerin, dumanların arasından görünen büyücülerin, sihirlerin, şifrelerin, göz kamaştıran zümrütlerin, yakutların anlattığı tek şey buydu...
***