Neler Hakkında Yazıyorum?

Son Zamanlarda Yaptıklarım.

 Merhabalar.

Başlığa bir türlü karar veremedim. Youtubervari geliyor gözüme. Neyse yapacak bir şey yok. Başka türlü açıklanamaz çünkü yazacaklarım. Bir süredir evde bir ondan bir bundan diye diye bir şeylerle uğraşıyorum. Hepsi de pek uzun sürmeyecek ve beni oyalayacak şeyler. Paylaşmak da istiyordum ama elim gitmiyordu hiçbirine. Dün yeni bir tarif denememin ve bunu instagrama koymamın, koyduktan sonra bloğa ihanet etmiş gibi hissetmemin etkisiyle buraya da yazmak, yazmışken de diğer şeyleri araya sıkıştırmak istedim. Hadi başlayalım. Önce tarif.

Tarifimizin adı Molotof tatlısı. Portekiz'de yapılıyormuş. Ben tarifi buradan aldım. Videosu da mevcut. Gerçekten çok kolay yapılıyor. Yemesi de eğlenceli. 

Beyaz pofuduk merengimizi karamel döktüğümüz tepsiye yayıyoruz ve 8 dk fırında pişiyor, 30 dk da öylece kapalı fırında bekliyor. Piştikten sonra aşağıdaki gibi küçücük kalmış oluyor.
Sonra ters çeviriyoruz ve ta daa. 
İçi de böyle. Tadı aynı marşmelov gibi. Hafif bir tatlı bence. Karamel tadı yoğun. Puf puf bir şey. 
Diğer bir şey de artık kahveyi azaltıp bitki çayı içmeye başladım. Henüz iki gün oldu. İçme isteğim gelsin diye böyle minik papatyalardan oluşan bir papatya çayı aldım. Baktıkça içmek istiyorum çok tatlılar.
Sonra birkaç tane seramik yaptım. Bunlar takı tutucu olacak. Aslında oldular ama çok dengesizler. Daha sağlam bir forma getirip yeniden yazacağım bunları.


Annemin isteği üzerine Avşar soda şişesinden mumluk yaptım. Böyle cam hali hoşumuza gidince başka bir taneyle de sırf cam yaptım ama onun resmi yok şu an. 

Boyamak için sprey boya kullandım ama bence beceremedim. Hep birikme yaptı üzerinde. Boya kaliteliydi aslında sanırım mesafeyi ayarlayamadım. İlk denememdi. Bir dahakine daha özenli davranacağım.

Eee nakışsız olmaz değil mi? Küçük kardeşimin Kral Şakir sevdası yüzünden ona bir Necati işledim. Şakir de istiyor ama şu an yapasım yok, sonra.
Yapması çok kolaydı. Detayları da keçe ile yapıp yapıştırdım. Dış kumaşı muntazam olmadı ama kardeşimi kandırabildim yani sorun yok. :D
Biri ister de diğeri durur mu. Büyük kardeşim de Jigglypuff istedi ona da bunu işledim. Bu daha uğraştıcıydı ama bitti sonunda. Kenar kumaşları düzgün kapatamıyorum. Bir çözüm bulmalıyım. Bakalım düşünüyorum şimdilik. Sizin de öneriniz varsa paylaşırsanız çok mutlu olurum. 

Evet ondan bundan anlattığım yazımdan bu kadar. Umarım beğenmişsinizdir. Kendinize iyi bakın. Tedbirlere uyalım ve sağlıklı kalmaya çalışalım. 

Mutlulukla kalın. 

To Each His Own - Film

Merhabalar.

Dün izlediğim ve çok etkilendiğim bir filmi anlatmak için geldim buraya. Filmimiz 2017 yılında yapılmış bir Japon filmi. 

Konusu şöyle; Aoyama Takashi iş arayışı sürecinde sürekli red cevabı almış en sonunda kabul edildiği şirkete de yeterki işim olsun diye düşünerek girmiş biridir. İşinden memnun olmasa da hatta patronlarının yetkisini kötüye kullanmasına ve hatta zorbalıklarına mağruz kalsa da işsiz kalma düşüncesi ile dayanıp devam etmeye çalışır. Ancak ruhsal olarak o kadar yıpranmıştır ki her yeni gün eziyet gibi gelmeye başlar. Bir gün iş çıkışı tren durağında beklerken gelen trenin önüne atlayıp intihar etmeye karar verir. Tam kendini atacakken Yamamoto adında biri onu kurtarır.



İlk okuldan arkadaş olduklarını söyler ve ikili içmeye bir izakayaya giderler. Orada öğretmenlerden, eski günlerden bahsederler. Aoyama, Yamamoto'yu hatırlamıyordur ama eski sınıf arkadaşını arayıp sorduğunda tam da Yamamoto'nun söylediği gibi 3. sınıfta nakil olan bir Yamamoto Jun vardır. 
İki arkadaş her gün beraber takılmaya başlarlar. Yamamoto'nun hayatına girmesiyle Aoyama da daha neşeli bir insan olmuştur. Hayat koşuşturması içinde fark etmediği çoğu şeyi fark etmeye başlar.

***Sonrası Spoiler***


Ancak işteki sıkıntılar bitmemiştir. Üzerine aldığı bir projede başarısız olunca depresif günler geri gelir. Ayrıca Yamamoto'nun aslında sınıf arkadaşı olmadığını kendi tanıdığı kişini şu an Amerika'da olduğunu öğrenir. Güveni kırıldığı için onunla görüşmeyi de keser. Gittikçe daha beter bataklığa sürekliyordur. 
Bir gün Yamamoto'yu araştırırken bir blogta onun resmini görür. Aslında Yamamoto yıllar önce çalıştığı şirketin çatısından atlayıp intihar etmiştir. Ne olduğunu bir türlü anlayamaz hatta Yamamoto'nun bir ruh olduğunu bile düşünür. Ama ne olursa olsun ayakları onu çatıya götürür. Tam alayacakken Yamamoto onu bulur. Hayatını kim için yaşadığını sorar. Kendisini ve onu sevenleri düşünmesini ister.
Yamamoto'nun konuşması ve desteği sayesinde kendini düşünmeye karar veren Aoyama ailesinin yanına gider ve istifa edeceğini söyler. Ailesi de onu sonuna kadar desteklemektedir. Artık geri dönüp istifa etmekten başka bir işi kalmamıştır. 

Tokyo'ya döner. Yamamoto'yu bulur. Onu bir kafeye çağırıp oradan onu izlemesini söyler. Gidip istifasını verecek ve yanına gelecektir. Çok etkileyici bir konuşmayla istifa eder. Koşarak geri döndüğünde Yamamoto'yu yerinde bulamaz. 
Onu araştırmaya başlar ve yolu bir yetimhaneye düşer. Oranın müdürünün kızı Yamamoto ile çocukluk arkadaşıır. Ve onun ikiziyle.
Yamamoto (adı Yuu) ve kardeşi Jun ailelerinin ölümüyle yetimhanede kalmaya başlamışlardır. Jun gittikçe içine kapanmıştır. Yuu da onu teselli etmek için bir albümdeki resmi gösterir. "Onların da aileleri yok ama nasıl gülümsediklerine bak. Sen de öyle gülümseyebilirsin." der. Böylece iki kardeşin hayali Afrika'ya gidip orada gönüllü olmaktır. Jun doktor, Yuu ise öğretmen olacaktır. Ancak sınav zamanı Jun başaramaz. İşe girip aynı anda sınava hazırlanır. Ancak yine başaramaz. Yuu üniversiteye gidiyordur. Gönüllü olarak da Afrika'ya gidip gelmektedir. Jun gittikçe daha da umutsuzluğa düşer. Kardeşinin uzaklaşması da onu iyice mahveder ve intihar eder.
Yuu bu olanlarla yıkılır. Bir gün Aoyama'nın yüzünde de aynı Jun'un yüzündeki o ifadeyi görür. Onu takip eder ve tren istasyonunda intihar etmeye çalıştığını anlar ve onu kurtarır. Daha sonra da onun yanında durup yeniden umut dolması ve kendi için iyi olanı seçmesi için destekler.
Aoyama ile son görüşmelerinden sonra öğretmenlik yaptığı yere döner. 
Yamamoto orada çok mutludur. Hem kendi hem de kardeşinin hayalini yaşamaya çalışıyordur. 


Bir gün bir misafiri gelir. :)







***Spoiler son***
Film benim çok ama çok hoşuma gitti. Lisede benim de Afrika'ya gidip gönüllü çalışma hayalim vardı. Belki bir gün fırsatım olursa yapamayı çok isterim. Yamamoto'nun oradaki  mutluluğu o kadar gerçekti ki. Kesinlikle oradaki melekleriyle yaşamanın onu çok mutlu ettiği anlaşılıyor.
Aoyama gibi pek çok insan vardır eminim. Dilerim kimse böyle bir yolu seçmez ve Aoyama gibi asıl önemli olanı keşfeder.
İzlemeyi düşünenler için ben Mor Fansub sitesinden izledim. Şimdiden iyi seyirler.
Mutlulukla kalın. 

Bugünün Ben'inden.

Birazcık iç dökmek istiyorum. O kadar uzun zaman oldu ki bloğa böyle yazılar yazmayalı. Ama burası en başta kendimin dönüp okuduğu bir yer. Eskiden hissettiklerimi yeniden okuyup kendimi rahatlattığım bir yer. O yüzden böyle, benim deyimimle, karalamalar yapmak bana iyi geliyor.

Aslında yıllar öncesinden başlayacağım anlatmaya. Okulun bittiği zamandan. Üniversite seçimlerimin hiçbiri tam bir bilinçle yapılmamıştı. Hep ona ilgim var, bu olabilir, hadi öğretmenlik de yaz diye diye doldurulan bir sayfa oldu. Benim aklımda hep tiyatro ve sinema vardı. Ama bulunduğum çevre, şimdi bile, öyle bir tercih yapmama imkan vermiyordu. Ben dışa dönük bir insan değildim en başta. Öğretmenlerim de bu işte dışa dönük olmak gerektiğini söylerlerdi. Neyse bunlar geçmişte kaldı. Zaten şimdi fark ediyorum da ben sinema ve tiyatro ile ilgili bir iş de yapsam tam olarak kafamdakini yapamayacaktım. Şimdi yapılan işleri takip ediyorum ve benim yapmak istediğimle ülkedeki taban tabana zıt gibi geliyor.

Hal böyle olunca ben de o zamanlar duyduğum bir mühendislik bölümüne gittim. Okul iyi diyorlardı, geleceğin mesleği diyorlardı, hep bir şeyler diyorlardı işte. Desinler de. Sevdiğim bir alandı. Hatta şimdi bile sevdiğim bir alan. Keyifle dört sene okudum. Aileme yakın bir şehirdeydim, babaannemle kalıyordum, kendi evim vardı, yalnızlığımla çok mutluydum. Okul bitince yapılacakları tartıyordum. Aklımda hep yüksek lisans vardı. Bunun için uğraşsam da galiba ben biraz aklı havada biriyim. Yani olacak şeyleri hep toz pembe, hep kusursuz görüyorum. İşin zorluğunu ya da yazılı olmayan kurallarını tam göremiyorum. Neyse o da önemli değil.

Okul bitti. Evde bir sene sınavlara çalıştım. Çünkü İngilizce'ye ısrarla çalışın dense de ben o kadar boşlamıştım. Ama anladım ki o İngilizce istemesen de öğreniliyor. :D Aslında dil öğrenmeyi çok sevsem de İngilizce olan şeylere merakım olmadığı için üzerine de düşmemiştim. Diyorlar ya maruz kalın diye ben hep Asya'ya maruz kaldım lise birden beri. Hep orayı merak ettim, hep onlarla ilgilendim. Neyse evde İngilizce çalıştım. Bazı okullara başvuru yaptım. Biri oldu. Bambaşka bir şehirde, ailemden uzak...

Beni bir telaş aldı. Nasıl yapacağım? Çok masraflı. Tanımadığım kişiler. Bambaşka konular. Ben hiç bir şey bilmiyorum.

İşte bu noktada iyice kaygıya düştüm. Ne doğru düzgün çalışabiliyordum ne de yetersizliğimi yenebiliyordum. O kadar kötü hissettim zamanlardı ki. Kendimi dört yıl bomboş durmuş gibi hissediyordum. Bazı arkadaşlarıma çekinerek bunu söylediğimde onlar da aynı hissettiklerini söylediler. Herkes bir yerlerde koşturuyordu. Herkes bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Ve nedense herkes biraz memnuniyetsizdi. Ben de öyleydim aslında. Her şeye sahip gibiydim ama bunlar beni memnun etmiyordu. Şımarıkça bir tembelliğe düşmüştüm. Hatta hayatımda ilk kez bir sınav öncesi ona çalışmak yerine oturup film izlemiştim. Hala aklıma geldikçe neden yaptığımı sorguluyorum. Ben hiçbir zaman tembel bir öğrenci olmadım ama o dönem tam olarak öyleydim. Sonra ara tatil oldu. Bana yurt çıktı. Biraz biraz hayatım düzene girecek derken koronadan dolayı her şey karıştı. Ama gariptir ki o zaman eve tıkılmış olsam da derslere daha çok çalıştım. Daha çok çabaladım. Hayatım nispeten düzenli gibi hissediyordum. Annemin korona servisinde çalışması yüzünden endişe dolu olsam da okul kısmı daha iyi gidiyordu. Sonra o dönem de bitti. Yaz tatili girdi. Beni ise derin bir depresyon sardı. O kadar kötü hissettiğim bir an hatırlamıyorum. Pelte gibiydim. Gün boyu hiçbir şey yapmıyordum. Bomboş, faydasız bir insan. Hatta bazen kavgacı ve huysuz. Ailemi gerçekten zaman zaman çok zorluyorum. Sanki dünyadaki her şey bitmiş ve uğruna çabalanacak hiçbir şey kalmamış gibi geliyordu. Sanki dünyanın sonu geldi bu yüzden ne yaparsan yap boşuna. Tam olarak öyle hissediyordum işte.

O dönem yeni normal ile yapılan düğünler, gezmeler ve beni saran endişe ile geçen bir dönemdi. Reddetsem de kabul edilmiyordu. Tamam dikkat ediyoruz ama ben yine de istemiyordum. O dönem de şehirler arası korku dolu düğün merasimleri ile geçti. Geldi Ağustos. Ben hala tembel ve işe yaramaz bir pelteyim. Boyun düzleşmemden dolayı boyum ağrıyor. Kenarda duran yapılmamış işleri gördükçe stresten daha çok ağrı yapıyor. Artık kendimden nefret etme noktasını geçtim kendime karşı duygum bile yok gibiydi. Ama düzelmek istiyordum. Yeniden bir şeyler yapmak. Hayallerim var diyordum. Yapmak istediklerim var. Böyle diye diye, her gün kendime hatırlata hatırlata, günlüklere yaza yaza ufak kıpırdanmalar yapmaya başladım. Önce çevremi düzenledim bir ne var ne yok baktım. Sonra ufaktan hobilere döndüm. Sonra bir aylık planlayıcı yaptım. Normalde hiç kullanmam ama böyle buhran dönemlerinde 'bir şeyler yapacağım' mesajını kendime verebilmek için ben de işe yarıyor. Sonra da minik adımlarla çalışmaya başladım. Mesela önceden dizi bile izleyemiyordum. Yarım kalan dizilerimi bitirdim mesela. Yenilerine karşı merak doldum. Sevdiklerimi gelip buraya yazdım. Artık hayatımda bana iyi gelen şeyleri sıkıca kavradığımı hissediyordum.

Sonra okul açıldı. Ders seçimi ile uğraşmaya başladım. Tek ders seçecektim ama onu bulmak o kadar zor oldu ki. Sonra bir şekilde onu da buldum. Danışman hocamla konuştum sonra. Teze yardımcı olacak çalışma konusu belirlemek için. Şunlara şunlara bak dedi. İlk dönem verimli değildim deyince tam farkında değildin olayın dedi. Bir başkasının da bunu görmesi beni hem rahatlattı hem de hocama karşı mahcup oldum. Kesinlikle bir şeyler yapacağım ve başaracağım diye düşündüm.

Azar azar çalışmaya karşı olan isteğim arttı. Şu an hala tam bir istikrar sağlayamasam da bir şekilde başına geçebiliyorum işlerimin. Bugün hocamla tekrar son konuyu belirlemek için konuştuk. Ne yapmam gerektiğini anlattı. Ocağa kadar süre verdi. Öğrenmem gerekenler var. Bunların bana faydasını anlattı uzun uzun. O anlattıkça daha da motive oldum. Artık bir şeyler yapmak istiyorum. Böyle olduğum gibi duramam. Çalışmak ve başarmak istiyorum.

İşte bugün bu hislerimin kaybolmasını da istemedim. Yayınlayacağımı düşündükçe korkuyorum aslında. Ben hiç kendini insanlara açan biri değilim. Şimdi kimler okuyup ne düşünecek diye çekiniyorum. Ama tekrar tökezlersem gelip burayı okumak ve yeniden ilerlemek istiyorum. Umarım kendim için bir şeyler yapabilirim. Dünya yok olmadı ve hayat devam ediyor. Dışarıda her yeni gün bir şeyler oluyor. İyi-kötü bir sürü şey yaşanıyor. Ama köşeye geçip sadece durmak, yapmaya hakkım olan bir şey değil. Bir şeyler yapmalıyım. İyi bir şeyler yapmalıyım. Kendime verdiğim sözler var onları gerçekleştirmeliyim.

Lütfen, pes etme.

Mutlulukla kalın.

The Cakemaker - Film

 Merhabalar.

Bugün eskiden izlediğim bir filmi anlatacağım sizlere. Gerçekten hikayesini çok sevdiğim bir film. Oyunculuklar, mekan, birbirinden güzel tatlılarla çok kaliteli bir iş olmuş. Konusu da benim özellikle ilgimi çeken bir konu. Aldatma hikayelerini seviyorum ben nedense. Duygusal çalkantılar, yüzleşmeler fazlaca olduğu için galiba.

Çok uzatmadan konuyu anlatmaya başlayayım. Thomas Almanya'da bir pastane işletiyordur. Oren ise her ay Almanya'ya iş seyahatine gelen biridir. Düzenli olarak pastaneye uğramaktadır.

Zamanla bu ikili arasında bir ilişki başlar. Ancak Oren'in bir karısı, Anat, ve oğlu vardır. Thomas, Oren geldikçe onunla vakit geçirirken gittiği zamanlar mutsuz hissetmektedir. Ancak bir gün Oren'e ulaşamamaya başlar. İki hafta geçmiştir ama ne aramalarına ne de mesajlarına dönmemiştir. En son çare çalıştığı şirkete gider ve Oren'in öldüğünü öğrenir. Bu acı ile ne yapacağını bilemeyen Thomas her şeyi bırakıp İsrail'e gider. Orada Oren'in karısının kafesini bulur. Orada çalışmak istediğini söyler.

Anat, kocasının ani ölümüyle dağılan hayatını yoluna koymaya çalışır. İlgilenmesi gereken bir oğlu vardır, kocasının ailesi ile arasındaki ilişkiyi dengelemeye çalışmaktadır ve çevresinde onun ilgisini çekmeye çalışan bir adamla uğraşıyordur.

Böyle sıkışık zamanda çıkagelen bir yabancı ile ne yapacağını bilemez. Başta onu çalıştırmak istemese de sıkıntılı bir zamanda yardıma koşan Thomas ile fikri değişir. Artık Thomas kafede çalışıyordur. Oren'in oğlunu görmüş, onun burada olan hayatını tanımaya başlamıştır. Acısını bir şekilde yaşamaya çalışıyordur.




Zaman geçtikçe Thomas ve Anat birbirlerini tanımaya ve yakınlaşmaya başlar. Ama Thomas'ın sakladığı büyük bir sır varken ilişkileri ne hal alacaktır?



***Buradan sonrası spoiler olabilir.***
Film benim çok hoşuma gitti. İnsan ilişkilerini anlatan filmleri seviyorum. Filmde de bir kaybın ardından duyulan üzüntü ve insanın teselli bulma çabası çok güzel işlenmişti. Sakin oyunculuklar ama büyük duygular vardı ekranda. Gerçekten oyuncular çok başarılılar. 

Anat'ın başta Thomas'ı eşinin yerine koyduğunu düşündüm. Hatta Thomas'ın da aynı düşünceyle ona yaklaşacağını sanıyordum ama bence böyle olmadı. İkisi de kaybettikleri kişiyi değil birbirlerini gördüler. Anat'ın Thomas'la beraber olduktan sonra hem ağlaması hem de yüzünde mutlu bir gülümseme oluşması çok dokunaklıydı. Toplum normlarına sıkışmış bir kadın, eşi ölmüş, çevresinden hep bir ses çıkıyor ama bir anda kendini duygularına teslim etmiş.
Aslında İsrail deyince aklıma hep Arabistan gibi bir yer geliyordu. Bilgisizlik işte. Ama şehir çok güzeldi. Ayrıca Yahudilikte özel bir beslenme şekli olduğunu da öğrenmiş oldum.
Sırlar ortaya çıkmaya başladığında hep bir bağrış çağrış, yüzleşme olur dedim ama o kadar sakin ama o kadar fırtınalı gerçekleşti ki. Filmin bir güzel yanı da bu. Kendi hayatımızda da ne kadar kötü şey olursa olsun yine de hayatın devam ettiğini, zamanın geçtiğini hissediyoruz. Burada da böyle bir his var. Senin için parçalansa da dışarıdaki dünya aynı şekilde devam ediyor.




Oren'in annesinin olayları bildiğini hissetim ben hep. Sanki oğlunun gizli ilişkisini biliyordu. Thomas gelince de onun o kişi olduğunu anladı gibi geldi. Bu hiç dillendirilmese de Thomas'a yakın olmak istemesi, ona oğlu ile bir şeyler anlatması bunu düşündürdü.
En son da Anat gidip Almanya'da Kredenz Cafe'yi buldu. Sonra da gülümseyerek gökyüzüne baktı. Sanki bizi o buluşturdu der gibi. Sonunda birlikte olduklarına inanmak beni mutlu eder. Ne kadar yanlış da başlasa eğer hisleri gerçekse belki yürütebilirler diye düşündüm. O yüzden sonunda o rahatlamayla gelen gülümsemeyi hep onu bulduğu için sevinmesine bağlıyorum. 


Film baştan sona çok hoşuma gitti. Benim sevdiğim bir hikayeye sahip. İnsan ilişkilerini sade bir şekilde anlatan ve bunu yaparken harika oyunculuklar barındıran bir film. İzlemeyi düşünenler ertelemesin derim.

Mutlulukla kalın.