Neler Hakkında Yazıyorum?

KIRMIZI FEDAKAR

Kırmızı kurdelenin iki ucu da fedakar ellere bağlıydı. Sahiplik bildiren halkaları başkalarını memnun etmek isteyen parmaklarına geçirdiler önce. Biri diğerinin gergin,soğuk elini tuttu. Kendi avuç içi kadar olan eli hafifçe yukarı kaldırıp yüzük parmağını buldu. Diğeri titredi. Keza şu an vücudundan daha soğuk olan tek şey parmağına oturmuş olan aksesuardı. Sıra ona gelince daha ürkek bir şekilde uzattı elini. Karşısındaki bunu biliyordu, tahmin ediyordu. Bu yüzden kendi bıraktı avucuna elini. Ardından diğer süs eşyasını yerine ulaştırdılar birlikte. Kopmaz bağlarla bağlandılar birbirlerine bu saatten sonra. Anlamlı,dikkate alınması gereken bir konuşma yapıldı. Ailelerden en kıdemli olan kişi, saçlarındaki her bir beyazın hakkını verdi sözleriyle. 'Mutlu olun.' diye bitirdi.
"Çok mutlu olun çocuklarım. Birbirinizin kıymetini bilin."
Gümüş bir tepsiden makası aldı sonra yan yana duran ellere baktı. İç çekti özlemle. Ne çok kaybedilen vardı.
Ellerini yan yana uzattılar. Bundan sonra birbirlerini hiç bırakmayacak ellerine. Gözleri doldu birinin. Hemen sakinleşmeye çalıştı. Kırmızı kurdele ikiye ayrıldı ardından. Her ucu bir yana düştü. Verilen özgürlüktü o an. Bağlı olan parmakların özgürlüğü. Sembolik olansa tutsaklıktı. Kutsal bir tutsaklık. Pek çok kişinin can attığı, boyunduruğu altına girmek istediği ama ikisinin kaçmak, yok saymak istedikleri bir tutsaklık. Şimdi karşı karşıya durdular. Yüzüklerinin olduğu ellerini tuttular önce,tokalaştılar. Sonra yanaklarını birbirine değdirip tebrik ettiler birbirlerini. Sıra aile fertlerine geldi. Sarılmalar, mutluluk temennileri, espriler... Annelerden biri ağlamaya başladı. Kim olduğunu tahmin etmek pek de zor değildir. İşte o zaman esaret olan göz yaşları bir anda firar ettiler. Bahanesi vardı çünkü. Bir ağlayan vardı. Annesi ağlarken nasıl dayanırdı. Hüzünlü bir ayıplama sesi geldi bir yerden.
"Aa, yapmayın ama Meral Hanım. Bakın kızımızı da ağlatıyorsunuz."
Kızımız. Bir anda gelen sahiplenebilme hakkı da neydi böyle? Meşru muydu? Hakkı var mıydı böyle demeye?
Şaşkınlık kısa sürdü ve annesinin kollarından ayrıldı. Biri onu omuzlarından tutup ayağa kaldırdı. Bu oydu. Diğer tutsak. Onu görünce sihir gibi durdu yaşları. Zorluk yaratmak istemiyordu çünkü. Karşılıklı kolaylık ve kabullenmeye dayalı bir ilişkiydi onlarınki. Birbirlerinin arkalarında olmak zorundaydılar. Bu duygusal fasıl da bitti ve yemeğe geçildi. Kocaman masa, bir sürü sandalye, kalabalık bir yemek takımı...
Bundan sonra böyle olacaktı demek ki. Herkes bundan memnundu. Zaten bu memnuniyet hali değil miydi onları sürükleyen? İçten gelen gülücükler değil miydi en geçerli sebep?
Tekrar baktılar parmaklarına. Aitliklerinin yanında sallanan kırmızı kurdeleye.
Kırmızı. Ne biçim renkti öyle...

      

ŞİİR GİBİ YAŞAYALIM

Yağmur yeni dinmişti. Hala gök yüzünün kurşuni rengi ve gri bulutlar varlığını sürdürüyordu. Sıra sıra taşların dizildiği yolda biraz daha hızlı yürümeye başladım. Üşüyordum. Paltomun yakalarını biraz daha havaya kaldırıp kafamı içine gömmeye çalıştım. Yerdeki su birikintileri uzun botlarımın arkasına sıçrıyor ve nokta şeklinde lekeler bırakıyordu. Biraz daha yürüyüşün ardından görüş alanıma birkaç tahta masa ve sandalye girdi.
İşte gelmiştim. Ve işte, oradaydı.
Saatime baktım hemen. 15:28. Koşar adımlarla yanına yaklaştım ve karşısına oturdum. Sandalye daha da soğuktu havadan ama umursamadım. Bu umursamazlığın cezasını şiddetli bir karın ağrısıyla çekeceğimi bilsem de şu an en önemsiz şey buydu belki de.
Kısa bir selamlaşmanın ardından ellerimi birbirine birleştirip masanın üstüne koydum. O da sağ elini kaldırıp iki çay söyledi. Daha sonra benim gibi ellerini birleştirip masaya koydu. Ellerimiz arasında neredeyse iki karışlık mesafe vardı. İkimizden biri cesaretli olsa soğuğa karşı kendi sıcaklıklarımızı paylaşabilirdik. Ne yazık ki ben korkaktım. Ve cesarete bulaşmayacak kadar temkinli.
Üzerinde dumanı tüten çaylar geldi. O sırada birbirine çok yakın mesafede duran ellerimizden kafamı kaldırıp ona baktım. Saniyelik bir görüntüydü belki ama bu onun da mesafeleri sıfırlamak isteyen ellerimize baktığı gerçeğini değiştirmiyordu.
Kısa bir sohbetti o anki. Ya da o konuştu ben dinledim. Çaylar bittiğinde ayağa kalkıp hesabı ödemeye gitti. Tekrar saatime baktım. 15:55. Tam yirmi yedi dakikadır gözlerine bakıyordum ve bu artık ondan vazgeçmem için gerekli cesareti vermişti. Ama ne yazık ki ben korkaktım. Ve cesarete bulaşmayacak kadar temkinli.

RUHUN ÖLÜMÜ

Bazen hayatta kolay olanla gerekli olanı karıştırıyorum. İsteklerimizin bile bize fısıldamayı bıraktığı zamanlarda oluşan o boşluğa çekiliyorum. Tutunacak tek bir yer, daha da fenası benim tutunmaya gram isteğim yok. O an ki esinti o kadar güzel ki. Yere çakıldığımda duyacağım acı ya da geçen zamanda kaçırdığım şeyler umurumda bile değil. Tenimden geçen rüzgara ve saçlarımın uçuşup kapalı göz kapaklarımın üstünde toplanmasına muhtaçmışım gibi, aradığım huzur bundaymış gibi düşüyorum. Umutlar, hayaller, beklentiler... Geleceğe dair herhangi bir şey bile uğramıyor zihnime. Düşmek tek odaklandığım şey. Devamını düşünmeden sanki sonsuza kadar o saniyede takılıp kalacakmış gibi düşmek. Kıyafetlerimin ve saçlarımın havalanması. Rahatsız edici bir huzura bulanmak. Geriye bakıp düşündüğünde pişmanlık uyandıracak saniyeleri heba etmek. Ama bu öyle bir muhtaçlık yapmazsam nefes alamayacakmışım gibi, ölümü ruhumda kucaklayacakmışım gibi hissetmek. Yokluğa duyulan açlık belki de. Hayatta bıkmışlığın, insanlardan sıkılmışlığın, kendini bir odaya kapattığında yeterince terk edilmiş olmamanın şikayeti.
İnsan böyle de hissediyor işte. Bir yerlerde bir insan tam da böyle hissediyor.
Ama ne yazık ki zamanında kendimi o kadar çok bağlamışım somut gerçeklere şimdi içimdeki patlayan duygular tıpkı bir zehir gibi beni yaralıyor sadece. Ve benim, en kötüsü olan, ruhum ölüyor. Fısıltıya bile çarpan kalbim pompaladığı zehirle sonumu yazıyor. Nefesim kesilmese de tek nefeslik bir kaybım oluyor. Son olamayan bir sonda çakılıp kalıyorum ama ömrüm geçip beni de peşinde sürüklüyor.