Neler Hakkında Yazıyorum?

RUHUN ÖLÜMÜ

Bazen hayatta kolay olanla gerekli olanı karıştırıyorum. İsteklerimizin bile bize fısıldamayı bıraktığı zamanlarda oluşan o boşluğa çekiliyorum. Tutunacak tek bir yer, daha da fenası benim tutunmaya gram isteğim yok. O an ki esinti o kadar güzel ki. Yere çakıldığımda duyacağım acı ya da geçen zamanda kaçırdığım şeyler umurumda bile değil. Tenimden geçen rüzgara ve saçlarımın uçuşup kapalı göz kapaklarımın üstünde toplanmasına muhtaçmışım gibi, aradığım huzur bundaymış gibi düşüyorum. Umutlar, hayaller, beklentiler... Geleceğe dair herhangi bir şey bile uğramıyor zihnime. Düşmek tek odaklandığım şey. Devamını düşünmeden sanki sonsuza kadar o saniyede takılıp kalacakmış gibi düşmek. Kıyafetlerimin ve saçlarımın havalanması. Rahatsız edici bir huzura bulanmak. Geriye bakıp düşündüğünde pişmanlık uyandıracak saniyeleri heba etmek. Ama bu öyle bir muhtaçlık yapmazsam nefes alamayacakmışım gibi, ölümü ruhumda kucaklayacakmışım gibi hissetmek. Yokluğa duyulan açlık belki de. Hayatta bıkmışlığın, insanlardan sıkılmışlığın, kendini bir odaya kapattığında yeterince terk edilmiş olmamanın şikayeti.
İnsan böyle de hissediyor işte. Bir yerlerde bir insan tam da böyle hissediyor.
Ama ne yazık ki zamanında kendimi o kadar çok bağlamışım somut gerçeklere şimdi içimdeki patlayan duygular tıpkı bir zehir gibi beni yaralıyor sadece. Ve benim, en kötüsü olan, ruhum ölüyor. Fısıltıya bile çarpan kalbim pompaladığı zehirle sonumu yazıyor. Nefesim kesilmese de tek nefeslik bir kaybım oluyor. Son olamayan bir sonda çakılıp kalıyorum ama ömrüm geçip beni de peşinde sürüklüyor.