Hayatımızın belli dönemlerinde bizi dağıtan şeyler olur. Etkisi geçince unutacağımız ama o an için aklımızdan bir an bile çıkmayan şeyler.
Artık çizgi roman gördüğümde birkaç saniye dalıp gideceğim. Ya da 80'lerin şarkılarında hafif bir gülümseme kaplayacak yüzümü. İlk aşk deyince o 'bitiverecek' duygusunu yaşayacağım. Ya da 'sadece duralım'.
Sadece duralım.
Gelip geçiverecek bir şey olduğunun farkında ama o anlık melankoliden kurtulmak istemeyeceğim kadar güzel bir his bu: Bir şeyler bitmiş ve ben bana bıraktıklarına tutunmaya çalışıyorum.
Daha sonra nankör zihnimiz bunu da unutacak. Tıpkı diğer şu an hatırlayamadıklarımız gibi.
Ve ben onun üzüntüsünü de şimdi yaşamak zorundayım.
Bazen keşke her şey hislerden ibaret olsaydı diyorum. Şeffaf bir balon içinde dışarıdan yansıyan ışık hislerimizi resmetse o ışık kırılmasındaki renklerle. Biz ama bir yandan da diğer herkes. Bizi oluşturan diğer her şey.
Bazen keşke her şey içimizde soyutlanmaktan çıkıp karşımıza dikilse diyorum. İçimde bu kadar güzel hissederken onları değişimden saklayabilsem. Burada imkansız kelimesiyle tanışıyoruz sanırım.
Yine de uçuk kaçık hayallerimizin imkansızla tanımlanması gerçekten yapabileceklerimizin yanına yakışmasından iyidir.
Yine de bazen keşke...
Geleceği dört gözle beklerken geçmişi özleyen bana... Yaşadığımı hissetmek için kendime öncesinden birkaç anı... En güzel hatıralar şu an içimden geçen duygulardır.
8 Şubat 2016 Pazartesi
25 Aralık 2015 Cuma
DURU
Sonunda nisan yağmuru
Islak ve sıcak
Sanki toprak kokusunu çalan damlalar pişman olmuş, teslim oluyor.
Düştükleri yerde parçalanıp kıymet verdikleri o şöleni yitiriyorlar.
Burna keskin ve ferah gelen o kokuyu birden kaybedip ebediyete kapıyorlar gözlerini.
Tüm varlıklarını kaybetmiş
Ama hala duru...
DERİNLER
Gözlerinde korkuyu hissettim.
Soğuktu.
Bir o kadar da yalnız...
Sanki ağlamaktan çatlamış gözleri.
Derisi sertleşmiş.
Kadife, çizgili pantolonu, siyah şapkası...
Ve vazgeçilmez sarı pantolon askıları...
İlk bakışta komik.
Ama sonra...
Mutluluğu gördüm onda.
Korkunun dehşetine kapılıp sonsuz mutluluğu buldum.
Eksik parçamı.
Arayışımın cevabını.
Ama bulduğuma ben de korktum.
Eskisi gibi olmayacak hayatıma dönüp yeni serüvenimin boşluğuna bıraktım kendimi.
Soğuktu.
Bir o kadar da yalnız...
Sanki ağlamaktan çatlamış gözleri.
Derisi sertleşmiş.
Kadife, çizgili pantolonu, siyah şapkası...
Ve vazgeçilmez sarı pantolon askıları...
İlk bakışta komik.
Ama sonra...
Mutluluğu gördüm onda.
Korkunun dehşetine kapılıp sonsuz mutluluğu buldum.
Eksik parçamı.
Arayışımın cevabını.
Ama bulduğuma ben de korktum.
Eskisi gibi olmayacak hayatıma dönüp yeni serüvenimin boşluğuna bıraktım kendimi.
4 Aralık 2015 Cuma
İYİ GÜNLERDE HARCAYINIZ
İnsan.
Bu kelimenin tanımı günümüzde tam
olarak şöyledir: Atan bir kalbe sahip olan ve rutin işler içinde durmadan
koşuşturan kişiler.
Her gün hepimiz yetişeceği bir
yer var. Yapmamız gereken işler. Üstlendiğimiz veya üstlenmek zorunda
bırakıldığımız sorumluluklar. Bu yoğun süreç içinde adeta zamanla yarışırız her
birimiz. Kalabalıklar içinde kendimizi de sığdırırız ve kimsenin birbirinin
farkında olmadığı o kalabalıklarla zaman geçiririz. Alışılmış görüntülerde
kimse tepki gösterip, göz ucuyla bile olsa etrafı süzmez.
Ama…
Ne zaman sözlükleşmiş
beyinlerimizde ‘olağandışı’ bir şeye tanık olsak alıcılarımız hemen o yöne
çevrilir. Gözlerimiz bazen öyle utanmaz olur ki karşımızdakinin kalbinde
açtığımız yarayı hiç hesaba katmadan yansıtır içimizdekileri. Empati adı
altında saf acıma olan duygular meydana çıkar. Yardım veya anlayış sadece beynimizin
içindeki sözlükte kalır ve biz hala kendimize insan deriz.
Duyguları ölmüş, kendinin bile
farkında olmadığı bir sürece kendini bırakmış, sorsan hep mutsuz hep şikâyet
içinde olan, insan.
Böyle anlarda aklımızın bir
köşesine geleceğin belirsizliği ilişmelidir. Gelecek bu ne getireceği belli
olmaz. Bir önceki anından bambaşka bir hayata sürüklenmen sadece saniyeler
alabilir bazen.
Bu yüzden çevremizde gördüğümüz
kayıpları olan kişileri neden böylesine yadırgarız?
Karşımızdakine davranışımız belki
de gelecekteki kendimize açılan bir yoldur. Bir gülüşümüz belki de umutsuz
zihinlerde açan umut tomurcuklarıdır. Ve işin en iyi yanı iyilik yapmak çok
masrafsızdır. Üstüne üstlük hayat size bahşiş bile verebilir.
Nasıl mı?
Bir gün gerçekten birini mutlu
etmeye çabalayın ve karşınızdakinin mutluluğuyla birlikte içinize doluşan o
duyguya dikkat kesilin. Evet, bahşişi kaptınız. İyi günlerde harcayınız.
18 Ekim 2015 Pazar
KIRMIZI FEDAKAR
Kırmızı kurdelenin iki ucu da fedakar ellere bağlıydı. Sahiplik bildiren halkaları başkalarını memnun etmek isteyen parmaklarına geçirdiler önce. Biri diğerinin gergin,soğuk elini tuttu. Kendi avuç içi kadar olan eli hafifçe yukarı kaldırıp yüzük parmağını buldu. Diğeri titredi. Keza şu an vücudundan daha soğuk olan tek şey parmağına oturmuş olan aksesuardı. Sıra ona gelince daha ürkek bir şekilde uzattı elini. Karşısındaki bunu biliyordu, tahmin ediyordu. Bu yüzden kendi bıraktı avucuna elini. Ardından diğer süs eşyasını yerine ulaştırdılar birlikte. Kopmaz bağlarla bağlandılar birbirlerine bu saatten sonra. Anlamlı,dikkate alınması gereken bir konuşma yapıldı. Ailelerden en kıdemli olan kişi, saçlarındaki her bir beyazın hakkını verdi sözleriyle. 'Mutlu olun.' diye bitirdi.
"Çok mutlu olun çocuklarım. Birbirinizin kıymetini bilin."
Gümüş bir tepsiden makası aldı sonra yan yana duran ellere baktı. İç çekti özlemle. Ne çok kaybedilen vardı.
Ellerini yan yana uzattılar. Bundan sonra birbirlerini hiç bırakmayacak ellerine. Gözleri doldu birinin. Hemen sakinleşmeye çalıştı. Kırmızı kurdele ikiye ayrıldı ardından. Her ucu bir yana düştü. Verilen özgürlüktü o an. Bağlı olan parmakların özgürlüğü. Sembolik olansa tutsaklıktı. Kutsal bir tutsaklık. Pek çok kişinin can attığı, boyunduruğu altına girmek istediği ama ikisinin kaçmak, yok saymak istedikleri bir tutsaklık. Şimdi karşı karşıya durdular. Yüzüklerinin olduğu ellerini tuttular önce,tokalaştılar. Sonra yanaklarını birbirine değdirip tebrik ettiler birbirlerini. Sıra aile fertlerine geldi. Sarılmalar, mutluluk temennileri, espriler... Annelerden biri ağlamaya başladı. Kim olduğunu tahmin etmek pek de zor değildir. İşte o zaman esaret olan göz yaşları bir anda firar ettiler. Bahanesi vardı çünkü. Bir ağlayan vardı. Annesi ağlarken nasıl dayanırdı. Hüzünlü bir ayıplama sesi geldi bir yerden.
"Aa, yapmayın ama Meral Hanım. Bakın kızımızı da ağlatıyorsunuz."
Kızımız. Bir anda gelen sahiplenebilme hakkı da neydi böyle? Meşru muydu? Hakkı var mıydı böyle demeye?
Şaşkınlık kısa sürdü ve annesinin kollarından ayrıldı. Biri onu omuzlarından tutup ayağa kaldırdı. Bu oydu. Diğer tutsak. Onu görünce sihir gibi durdu yaşları. Zorluk yaratmak istemiyordu çünkü. Karşılıklı kolaylık ve kabullenmeye dayalı bir ilişkiydi onlarınki. Birbirlerinin arkalarında olmak zorundaydılar. Bu duygusal fasıl da bitti ve yemeğe geçildi. Kocaman masa, bir sürü sandalye, kalabalık bir yemek takımı...
Bundan sonra böyle olacaktı demek ki. Herkes bundan memnundu. Zaten bu memnuniyet hali değil miydi onları sürükleyen? İçten gelen gülücükler değil miydi en geçerli sebep?
Tekrar baktılar parmaklarına. Aitliklerinin yanında sallanan kırmızı kurdeleye.
Kırmızı. Ne biçim renkti öyle...
"Çok mutlu olun çocuklarım. Birbirinizin kıymetini bilin."
Gümüş bir tepsiden makası aldı sonra yan yana duran ellere baktı. İç çekti özlemle. Ne çok kaybedilen vardı.
Ellerini yan yana uzattılar. Bundan sonra birbirlerini hiç bırakmayacak ellerine. Gözleri doldu birinin. Hemen sakinleşmeye çalıştı. Kırmızı kurdele ikiye ayrıldı ardından. Her ucu bir yana düştü. Verilen özgürlüktü o an. Bağlı olan parmakların özgürlüğü. Sembolik olansa tutsaklıktı. Kutsal bir tutsaklık. Pek çok kişinin can attığı, boyunduruğu altına girmek istediği ama ikisinin kaçmak, yok saymak istedikleri bir tutsaklık. Şimdi karşı karşıya durdular. Yüzüklerinin olduğu ellerini tuttular önce,tokalaştılar. Sonra yanaklarını birbirine değdirip tebrik ettiler birbirlerini. Sıra aile fertlerine geldi. Sarılmalar, mutluluk temennileri, espriler... Annelerden biri ağlamaya başladı. Kim olduğunu tahmin etmek pek de zor değildir. İşte o zaman esaret olan göz yaşları bir anda firar ettiler. Bahanesi vardı çünkü. Bir ağlayan vardı. Annesi ağlarken nasıl dayanırdı. Hüzünlü bir ayıplama sesi geldi bir yerden.
"Aa, yapmayın ama Meral Hanım. Bakın kızımızı da ağlatıyorsunuz."
Kızımız. Bir anda gelen sahiplenebilme hakkı da neydi böyle? Meşru muydu? Hakkı var mıydı böyle demeye?
Şaşkınlık kısa sürdü ve annesinin kollarından ayrıldı. Biri onu omuzlarından tutup ayağa kaldırdı. Bu oydu. Diğer tutsak. Onu görünce sihir gibi durdu yaşları. Zorluk yaratmak istemiyordu çünkü. Karşılıklı kolaylık ve kabullenmeye dayalı bir ilişkiydi onlarınki. Birbirlerinin arkalarında olmak zorundaydılar. Bu duygusal fasıl da bitti ve yemeğe geçildi. Kocaman masa, bir sürü sandalye, kalabalık bir yemek takımı...
Bundan sonra böyle olacaktı demek ki. Herkes bundan memnundu. Zaten bu memnuniyet hali değil miydi onları sürükleyen? İçten gelen gülücükler değil miydi en geçerli sebep?
Tekrar baktılar parmaklarına. Aitliklerinin yanında sallanan kırmızı kurdeleye.
Kırmızı. Ne biçim renkti öyle...
15 Ekim 2015 Perşembe
ŞİİR GİBİ YAŞAYALIM
Yağmur yeni dinmişti. Hala gök yüzünün kurşuni rengi ve gri bulutlar varlığını sürdürüyordu. Sıra sıra taşların dizildiği yolda biraz daha hızlı yürümeye başladım. Üşüyordum. Paltomun yakalarını biraz daha havaya kaldırıp kafamı içine gömmeye çalıştım. Yerdeki su birikintileri uzun botlarımın arkasına sıçrıyor ve nokta şeklinde lekeler bırakıyordu. Biraz daha yürüyüşün ardından görüş alanıma birkaç tahta masa ve sandalye girdi.
İşte gelmiştim. Ve işte, oradaydı.
Saatime baktım hemen. 15:28. Koşar adımlarla yanına yaklaştım ve karşısına oturdum. Sandalye daha da soğuktu havadan ama umursamadım. Bu umursamazlığın cezasını şiddetli bir karın ağrısıyla çekeceğimi bilsem de şu an en önemsiz şey buydu belki de.
Kısa bir selamlaşmanın ardından ellerimi birbirine birleştirip masanın üstüne koydum. O da sağ elini kaldırıp iki çay söyledi. Daha sonra benim gibi ellerini birleştirip masaya koydu. Ellerimiz arasında neredeyse iki karışlık mesafe vardı. İkimizden biri cesaretli olsa soğuğa karşı kendi sıcaklıklarımızı paylaşabilirdik. Ne yazık ki ben korkaktım. Ve cesarete bulaşmayacak kadar temkinli.
Üzerinde dumanı tüten çaylar geldi. O sırada birbirine çok yakın mesafede duran ellerimizden kafamı kaldırıp ona baktım. Saniyelik bir görüntüydü belki ama bu onun da mesafeleri sıfırlamak isteyen ellerimize baktığı gerçeğini değiştirmiyordu.
Kısa bir sohbetti o anki. Ya da o konuştu ben dinledim. Çaylar bittiğinde ayağa kalkıp hesabı ödemeye gitti. Tekrar saatime baktım. 15:55. Tam yirmi yedi dakikadır gözlerine bakıyordum ve bu artık ondan vazgeçmem için gerekli cesareti vermişti. Ama ne yazık ki ben korkaktım. Ve cesarete bulaşmayacak kadar temkinli.
İşte gelmiştim. Ve işte, oradaydı.
Saatime baktım hemen. 15:28. Koşar adımlarla yanına yaklaştım ve karşısına oturdum. Sandalye daha da soğuktu havadan ama umursamadım. Bu umursamazlığın cezasını şiddetli bir karın ağrısıyla çekeceğimi bilsem de şu an en önemsiz şey buydu belki de.
Kısa bir selamlaşmanın ardından ellerimi birbirine birleştirip masanın üstüne koydum. O da sağ elini kaldırıp iki çay söyledi. Daha sonra benim gibi ellerini birleştirip masaya koydu. Ellerimiz arasında neredeyse iki karışlık mesafe vardı. İkimizden biri cesaretli olsa soğuğa karşı kendi sıcaklıklarımızı paylaşabilirdik. Ne yazık ki ben korkaktım. Ve cesarete bulaşmayacak kadar temkinli.
Üzerinde dumanı tüten çaylar geldi. O sırada birbirine çok yakın mesafede duran ellerimizden kafamı kaldırıp ona baktım. Saniyelik bir görüntüydü belki ama bu onun da mesafeleri sıfırlamak isteyen ellerimize baktığı gerçeğini değiştirmiyordu.
Kısa bir sohbetti o anki. Ya da o konuştu ben dinledim. Çaylar bittiğinde ayağa kalkıp hesabı ödemeye gitti. Tekrar saatime baktım. 15:55. Tam yirmi yedi dakikadır gözlerine bakıyordum ve bu artık ondan vazgeçmem için gerekli cesareti vermişti. Ama ne yazık ki ben korkaktım. Ve cesarete bulaşmayacak kadar temkinli.
10 Ekim 2015 Cumartesi
RUHUN ÖLÜMÜ
Bazen hayatta kolay olanla gerekli olanı karıştırıyorum. İsteklerimizin bile bize fısıldamayı bıraktığı zamanlarda oluşan o boşluğa çekiliyorum. Tutunacak tek bir yer, daha da fenası benim tutunmaya gram isteğim yok. O an ki esinti o kadar güzel ki. Yere çakıldığımda duyacağım acı ya da geçen zamanda kaçırdığım şeyler umurumda bile değil. Tenimden geçen rüzgara ve saçlarımın uçuşup kapalı göz kapaklarımın üstünde toplanmasına muhtaçmışım gibi, aradığım huzur bundaymış gibi düşüyorum. Umutlar, hayaller, beklentiler... Geleceğe dair herhangi bir şey bile uğramıyor zihnime. Düşmek tek odaklandığım şey. Devamını düşünmeden sanki sonsuza kadar o saniyede takılıp kalacakmış gibi düşmek. Kıyafetlerimin ve saçlarımın havalanması. Rahatsız edici bir huzura bulanmak. Geriye bakıp düşündüğünde pişmanlık uyandıracak saniyeleri heba etmek. Ama bu öyle bir muhtaçlık yapmazsam nefes alamayacakmışım gibi, ölümü ruhumda kucaklayacakmışım gibi hissetmek. Yokluğa duyulan açlık belki de. Hayatta bıkmışlığın, insanlardan sıkılmışlığın, kendini bir odaya kapattığında yeterince terk edilmiş olmamanın şikayeti.
İnsan böyle de hissediyor işte. Bir yerlerde bir insan tam da böyle hissediyor.
Ama ne yazık ki zamanında kendimi o kadar çok bağlamışım somut gerçeklere şimdi içimdeki patlayan duygular tıpkı bir zehir gibi beni yaralıyor sadece. Ve benim, en kötüsü olan, ruhum ölüyor. Fısıltıya bile çarpan kalbim pompaladığı zehirle sonumu yazıyor. Nefesim kesilmese de tek nefeslik bir kaybım oluyor. Son olamayan bir sonda çakılıp kalıyorum ama ömrüm geçip beni de peşinde sürüklüyor.
İnsan böyle de hissediyor işte. Bir yerlerde bir insan tam da böyle hissediyor.
Ama ne yazık ki zamanında kendimi o kadar çok bağlamışım somut gerçeklere şimdi içimdeki patlayan duygular tıpkı bir zehir gibi beni yaralıyor sadece. Ve benim, en kötüsü olan, ruhum ölüyor. Fısıltıya bile çarpan kalbim pompaladığı zehirle sonumu yazıyor. Nefesim kesilmese de tek nefeslik bir kaybım oluyor. Son olamayan bir sonda çakılıp kalıyorum ama ömrüm geçip beni de peşinde sürüklüyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Merhabalar. Bugün sizlere en en en sevdiğim Tayland dizisini anlatacağım. Ama öncesinde bir not geçeyim bu dizi BL türünde eğer bu tarz kon...
-
Merhabalar. Bugün sizlere Kore dizisi izleme serüvenim boyunca izlediğim mini dizilerden bahsedeceğim. Kore dizileri zaten kısa ama bu mi...
-
Merhabalar. Yeni yılın ilk gününde sizlere çok tatlı bir diziyi anlatacağım. Ben izlerken sürekli sırıtıp durdum. Kurosawa va Adachi ile aşk...