Neler Hakkında Yazıyorum?

film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2025 Çarşamba

BCP 2025 * Mayıs * yeşil, bitki, çiçek, pasta, müzik.

Merhabalar.

O kadar uzun zaman olmuş gibi geliyor ki buralara uğramayalı. BCP'yi tamamen unutmuşum. Hayatım pek bir yoğun bu aralar. Hem okul işleri çok fazla hem de gelenim gidenim eksik olmadı. Sağ olsunlar geldiler beraber vakit geçirdik ama ev sahibi olarak birilerini ağırlamak çok zormuş. Atalardan gelen genlerimiz gereği misafirimiz çok olur. Ağırlamayı da severim hani bir şikayetim yok ama tek başına evin sorumluluğunu alınca beni mahvetti. Galiba bu böyle de gider ben bu evde durdukça. :D

Sevgili Deeptone hatırlatmasa Mayıs ayının temalarını benim seçtiğimi bile unutmuştum. Herkesin yazısını okumaya çalışacağım inşallah kendime zaman ayırabilirsem. Hazır temaları ben seçmişim ben de yazayım dedim. Mayıs benim doğum ayım o yüzden kendi sevdiğim şeyleri seçmiştim. Tatlı bir anı olsun diye.  

Mayıs ayı temalarımız yeşil, bitki, çiçek, pasta, müzik. Ben bu ay için iki tane film seçtim. Bu aralar çok müzik dinliyorum yad edelim yeniden. Filmlerimiz Once ve Begin Again. İki film de müzik yapmak isteyen hevesli insanların bu yoldaki çabalarını anlatıyor. Blogta detaylı yazısı var. İşledikleri insan ilişkileri de öyle güzel ki dostluk, sevgi ve birbirine destek olmak ne demek günümüz ilişkilerindeki haliyle izleyebiliyorsunuz. Bizden büyükler bizim neslin ve bizden sonrakilerin yozlaştığını söylese de ben çok güzel noktalar da görüyorum gelen nesilde. Onların onayladığı gibi yaşamıyor olmamız kötü yaşadığımız anlamına gelmiyor. Aslında kendi kendimize dönüştürdüğümüz çok güzel değerlerimiz var bizim de. Kötü insan her yerde kötü, onlarda da bir sürü kötü varmış ona lafım yok bu arada. 

Bu konuya da nereden girdiysem, yazıya başlamadan önce birkaç video gördüm oradan kaldı aklımda herhalde. Ama işte böyle.

Ben artık bitiriyorum yazımı. Blog için de vakit yaratmaya çalışacağım. Yazmak istiyorum. Bana iyi geliyor. Hem aklımda da bir sürü konu var. Kendinize iyi bakın.

Mutlulukla kalın.

7 Şubat 2025 Cuma

BCP 2025 * Ocak * Panayır, festival, fuar, müzik, dans, kermes, yemek, etkinlik vb.

Merhabalar.
Bir BCP bitti bir başkası başladı. Yazması zaman aldı bende bu sefer. Bilgisayara elimi bile sürmüyorum günlerdir. Çok kısa işlerimi halledip bırakıyorum. Ekranla bağımı azalttım. Pek bir mutluyum. Bu ay için konuyu okuduğum anda aklıma gelen ve çok sevdiğim bir animasyon olan Coco'yu seçtim. İzlemeyen kalmış mıdır bilmem ama bence hemen gidip izlesin. Son yıllarda her şeyin kalitesi vasatlaştı derken karşıma çıkan güzel işlerden biri olmuştu Coco. Çocukluğumuzda her yeni çıkan animasyonla bir kez daha büyülenen halimize döndürdü resmen. Hikayesi sıcacık, içinde bolca müzik, renk var. Tekrar tekrar izlenir. Şarkıları dile dolanır. Replikleri tekrarlanr. Böyle şeyler kıymetlidir bana göre. Şimdiden iyi seyirler. Hani tekrar da izlenir şimdi.
Mutlulukla kalın.

2 Ocak 2025 Perşembe

BCP Aralık* Yılsonu, Yılbaşı, Yeni Yıl ve Kış Mevsimi

Merhabalar.

Bir yıl daha bitti. Bcp de bitiyor. Bu yıldan herkes çok umutlu. Her yıl olduğu gibi. Sanki hayat gittikçe yoran bir şeye dönüşüyor tüm dünyada. Ya da ben böyle hissediyorum. Ama her şeye rağmen keyifli ve yaşamaya değer. Herkesin yeni yılını kutlarım. İnşallah çok mutlu olursunuz. Bir de bu yeni yılın üç ayların başlangıcına denk gelmesi de çok güzel oldu bence. Tamamen yeni bir başlangıç hissi verdi bana. Bugün de Regaip Kandili. Kandiliniz mübarek olsun. Kutlamalarla geçiyor yazı. Bugün çok uzun yazamayacağım. Size önerimi bırakıp kaçayım. Kalus isimli animasyon filmini izlemediyseniz mutlaka izleyin. Ben çok severim. Noeli anlatıyor. Çok duygu dolu ve eğlenceli. Şimdiden iyi seyirler. Kendinize iyi bakın.

Mutlulukla kalın.

26 Kasım 2024 Salı

BCP Kasım * Kitap Uyarlamaları, Eğitim, Öğretmen İçerikli Eserler, Rus Edebiyatı, Rusya.

Merhabalar.

Bcp Kasım ayı geldi. Artık yıl bitiyor. Ne ara 2025'e bu kadar yaklaştık anlamadım bile. Çoğu kişi gibi pandemi sonrası bende de yok gibi bir şey. Oysa hayatımdaki en karmaşık anları bu zaman diliminde yaşadım. Gerçi öncesinde başlamıştı çoğu şey ama neyse kasveti etrafıma toplamak istemiyorum şimdiden. Bu ay için ben eğitim konusuna uygun bir şey seçtim. Ama böyle iç açıcı bir şey değil izlemesi de üzerine konuşması da zor bir şey. Ülkemizden bir film. Yurt.

Haberleri gelmeye başladığından beri merak ediyordum zaten. İmkan bulduğum gibi de izledim. Ancak bu ay oldu o da. Yönetmenin kişisel hayatından da izler taşıyan bir filmmiş. Bunu bilerek izlerken daha fazla hissediyorsunuz karakterin gerçekliğini.

Konusu şöyle; Ahmet liseye başlamış bir gençtir. 1996 yılının Türkiye'sinde özel bir koleje gidiyordur. Ancak o sene ailesi onu kalması için bir yurda yerleştirmiştir. Bu yurt dini eğitim verilen bir yurttur. Şu an hepimizin çokça aşina olduklarından. Ancak o zamanın siyasi ortamı yurdun faaliyetlerini yasaklamıştır. Kendi içlerinde gizlice müfredat dışında katı dini eğitimler verseler de herhangi bir teftişte sıradan bir öğrenci yurdu imajı çizerler. İşte Ahmet bir anda manevi yönünü keşfeden ve kendini dini işlere adayan babasının isteği üzerine bu yurtta kalmaya başlar. Babasına olan sevgisi ile aslında kendi içinde hissetmese de dini görevlerini öğrenmeye ve oradaki hocaların nasihatlerini dinlemeye çalışır. Ancak okulda başka, yurtta başka, kendi içinde bambaşka yaşayan Ahmet için ergenliğinin başında yaşadığı bu kırılmalar zorlu olacaktır. O zorlanırken yurtta kalan bir başka öğrenciyle de yakınlaşmaya başlar, Hakan. Hakan ondan büyük, liseden mezun olmaya yakın biridir. Ona yeri gelince bir arkadaş, yeri gelince bir abi gibi yaklaşıp yanında olur. Onun hikayesi ise bambaşkadır. Yurdun sistemini çözmüş biridir ama detayların bize anlattığıyla görürüz ki onda açtığı yaraları da sırtlanmış biridir Hakan.

Filmin her detayı çok güzeldi bana göre. Tamamen göze hitap eden bir filmdi en başta. Yönetmenin ilk filmi olmasına üzüldüm keşke daha çok filmi olsaydı da izleseydim dedim. Hikayesi zaten çok güçlüydü. Büyüme hikayesi içinde bize ve hatta dünyadaki her topluma tanıdık gelen din çatışmasını çok başarılı işlemişti. Ahmet'i izlerken çok sevdim ben. Erkeklerin dünyasını anlatan filmlerdendi ve bence bunu da güzel yansıtmışlardı. Yani fırsat bulursanız izleyin derim. İzledikten sonra birçok yazı da okudum film hakkında. Durduğu yeri hafif bulup eleştirenler de olmuş. Beni pek rahatsız etmedi. Hatta baş karakter Ahmet gibi küçük bir çocuk olduğu için bunu başarılı bile buldum. Ders verici bir yere kaymadan olanı anlatır gibiydi. Zaten siz kendi değer yargılarınıza göre kızdığınız veya desteklediğiniz yerleri yakalıyorsunuz izlerken.

Bir de size bir şey sormak istiyorum. Ben bir hikaye yazmak istiyorum. Bunu yayınlamak da istiyorum. Bildiğiniz wattpad gibi okuyanlarla hızlıca etkileşim kurabileceğim uygulamalar var mı? Blog da iyi bir seçenek ama kötü olursam o uygulamayı görmezden gelmek daha kolay olur. Burada batarsam girdikçe hatırlayıp hatırlayıp üzülürüm. :D

Bugünlük bu kadar. Kendinize iyi bakın.

Mutlulukla kalın.

29 Ekim 2024 Salı

BCP Ekim * Aşk, Sevgi, Anı, Şiir, Cadı, Büyülü Güçler.

Merhabalar.

Bcp yazılarına Ekim ayıyla devam ediyoruz. Öncelikle herkesin Cumhuriyet Bayramı'nı kutlarım. Nice 101. senelere. Gündemde üzücü ve öfkelendirici haberler olsa da böyle günlerde bir araya gelip değerlerimizi bir kez daha kutlamak, birlik beraberlik içinde olmak çok değerli.

Bu arada ben tekrar kötüleştim. Her yerde yeniden kovid olan kişileri duyuyorum o yüzden iki gündür hastalık belirtilerimi takip ediyorum endişeyle. Çok şükür sıradan soğuk algınlığı gibi şimdi ama sizin de aklınızda olsun. Kendinizi dinleyin hastalık belirtileri oluşunca. Zaten iyileşilemeyen gripler var ortalıkta. Ben daha tam iyi olmadan tekrar fenalaştım. Gerçi hep çürüktüm bu seferde öyle oldu. Güneşe aldanıp kazakla dolaştım, banyo yaptım ve bam ertesi gün boğaz ağrısı, çıkmayan ateşin iç yakması, halsizlik. Güya ders çalışacaktım bakın bir bahanem daha oldu. :'(

Neyse artık gevezeliği bırakayım da konuya geçeyim. Ekim ayı temalarımız; aşk, sevgi, anı, şiir, cadı, büyülü güçler. Benim çok sevdiğim iki film var bu konularla ilgili. İlki Marry My Dead Body. Tayvan filmi. Greg Hsu başrolde belki tanıyan vardır. Benim çok sevdiğim oyunculardan. Diğer başrol ise Austin Lin. Benim izlediğim ilk işi diye hatırlıyorum ama bayıldım oyunculuğuna. Bir de o kadar çok izledim ki filmi artık dile hakim oldum, bazı söz oyunlarını bile anlamaya başladım. Her defasında yeni bir detay keşfedip inanılmaz heyecanlanıyordum. Filmin konusuna gelirsek Wu Ming-han genç ve hevesli bir polis memurudur. Üzerinde çalıştıkları çok önemli bir proje vardır ve gizli görevdedir. Ancak görev sırasında başarısız olurlar ve Wu Ming-han'ın üzerine homofobik polis imajı yapışır. Kendisi bundan rahatsız olmasa da medya polis ortansız güç kullanıyor, azınlık gruplara haksızlık yapıyor diye haberler yaptığı için departmanı onu karakola gönderir ve orada çalışmasını ister. Bunun çok sıkıcı olduğunu, gerçek bir polis gibi suçlu kovalamak istediğini söyleyen Wu Ming-han isteksiz ve huysuz birine dönüşmüştür. Görevi gereği çevredeki çöpleri toplarken yerde kırmızı bir zarf görür ve eğilip alır. Anında çevresini bir grup teyze sarar ve torunuyla evlenmeyi kabul ettiğini, tapınağa gelip düğün yapmaları gerektiğini söylerler. Böyle bir gelenek olsa da buna inanmayan Wu Ming-han kadınları tersler ve zarfı atar. Bunun ona kötü şans getireceğini söyleyenlere de kulak asmaz. Ama daha o gün başına gelmeyen kalmaz. Kazalardan kazalara savrulur durur. Zarfı da ne kadar atarsa atsın bir şekilde eşyaları arasında çıkıyordur. Artık bundan korkan Wu Ming-han evliliği kabul eder. Tapınakta onu şok eden bir şey öğrenir. Ölen kişi erkektir ve bir eşcinseldir. Ninesi torunu trafik akzasında öldüğü için onun yaşarken evlenme istediğini gerçekleştirmek ister. Wu Ming-han bunu da kabul eder ve tören başlar. Sayısız komik andan sonra eve gelirler. Artık kurtulduğunu sanan Wu Ming-han o gece bir başka şokla karşılaşır. Kendisi kocası olan Mao Pang-yu'nun hayaletini görebiliyordur. Hayata ani bir şekilde veda ettiği için içinde kalan istekler reankarne olmasını engellemiş ve dünyada sıkışıp kalmıştır. Wu Ming-han ondan kurtulmak için dileğini gerçekleştirmesi gerektiğini öğrenir ve iki inatçının bol komedili, bol aksiyonlu ve bol dramatik maceraları başlamış olur. 

Ben filmi çok sevdim. Hala açar izlerim keyiflenmek istediğimde. Wu Ming-han'ın hayatının nasıl değiştiği görmek beni hep duygulandırıyor. Hayatına Mao Pan-yu'nun girişiyle aslında anlayamadığı her şeyi yavaş yavaş anlamaya başlaması, yalnız ve huysuz bir adamken ruh evliliği sayesinde bir aileye sahip olması beni çok etkiledi. Daha da konuşurum bu konuda. Wu Ming-han çok sevdiğim karakterlerden biri oldu. Mao Pang-yu zaten çok tatlıydı her anda. Şimdi başka versiyonları da yapılacakmış. Merakla bekliyorum. Kesinlikle izlemeyi çok isterim bu hikayeyi.

Diğer film ise Dream Boy. Kitabı da var. Ben okudum fena değildi. Kitaba göre birçok teori de var internette. Bakabilirsiniz onlara da. Konusu Gotik olarak geçiyor. Yani ben pek hakim değilim bu türe ama belki fikir verir. Konusu şöyle Nathan ailesiyle kırsal bir yere taşınır. Ailede genel bir gerginlik vardır. Herkes çok sessizdir. Yavaş yavaş çocuk okula, anne baba işe ve kiliseye gider ve çevre edinmeye başlarlar. Karşı çiftlikte yaşayan Roy, Nathan'la aynı okula gidiyordur. Okul otobüsünü de sürüyor bu bana çok ilginç geldi. Vardır bir anlamı ama ben tam olarak Amerikan kasabası konseptini bilmediğim için anlamadım nedenini. Zamanla Roy ve Nathan yakın arkadaş olurlar. Birbirlerine ders çalıştırırlar. Bir gün Nathan'ın adım atmasıyla ikisi de birbiriyle romantik şekilde yakınlaşmaya başlarlar. Aralarında sır olan bu yakınlaşmalar fırsat buldukça sıklaşır. Sessiz biri olan Nathan, Roy'un arkadaşlığı ve sevgisiyle biraz daha iyi hissediyordur. Ta ki olaylar iyice karışıp vahşileşene kadar. Filmde asla açıkça söylenmeyen olayları kafamızda oturtmaya başlarız biz de izledikçe. Film hakkında pek çok yorum yapılabilir aslında. Olaylar gerçekti, hayaldi gibi. Bu halini ben çok sevdim. Nathan çok tatlı bir çocuktu. Onu izlerken kalbim kırıldı hep. Kitapta da öyle geldi bana. Filmin müzikleri de çok güzeldi. Bence mutlaka dinleyin. Country tarzı deniyor sanırım buna. Brokeback Mountain müzikleri gibi.

Evet benden bugünlük bu kadar. Umarım filmler hoşunuza gider. Ben ikisini de çok sevdim. Her geçen gün çok fazla olay oluyor hayatta. Kendimi hiç olmadığım kadar yorgun ve korku dolu hissettiğim anlar oluyor bazen. Kişisel hayatımda da işler karışık. Genel dünyada ne oluyor nereye gidiyor çözemediğim bir halde. Yani mental olarak düşmeye çok yakın olduğum zamanlardan birindeyim. Hasta da olunca insan daha fazla hassaslaşıyor sanırım. Ama işte böyle filmler, kitaplar bir şekilde gerçeklerden uzaklaşıp kendime şimdi sakin ol, her şey yoluna girecek diyebileceğim boşluklar yaratıyor. Bu aralar daha fazla kurgulara kaçar oldum. İyi olduğunu da düşümüyorum ama kolay geliyor sanırım. Son dakika neden iç dökümü yaşadım ben de anlamadım ama buna ihtiyacım var gerçekten. Umarım sizi sıkmamışımdır veya kötü etkilememişimdir. Hepimiz az çok benzer hallerdeyiz gibi geliyor bana. Ama aynı yerden acıyınca yaramızı beraber sarmak da kolaylaşıyor böylece. İçimdeki sevgi eskiden olduğundan daha az ama sanki bu içimdeki sevgiyi azaltmaya çalışan düşmanlarla savaşıyor gibi de geliyor bazen. Oyunlarda bir köşede soluklanıp içindeki elması tamir eden oyuncular gibi. Her yeni gün kendimin daha iyi bir versiyonuna dönüşmek istiyorum. Daha mutlu, huzurlu, sağlıklı, umut dolu yarınlarımız olsun istiyorum. Dilerim gerçek olur. Hepimiz tüm samimiyetimizle gülümsediğimiz sokaklarda özgürce, güven içinde yaşarız. Kendinize iyi bakın.

Mutlulukla kalın.

3 Ekim 2024 Perşembe

BCP Eylül * Spor, Sonbahar, Paris, Politik film ya da kitap, Ölmeden önce okunması izlenmesi gereken kitaplar filmler.

Merhabalar.

Biraz geciktim ama buradayım. Ne yazsam, neyi seçsem diye çok düşündüm. Asla içime sinen bir şey bulamadım. Ölmeden önce vb. liseteler de hiç mi hiç hoşuma gitmez zaten. O yüzden bir türlü içime sinen bir şey bulamadım. Gerçi bir şey okudun mu ya da izledin mi deyin o da hayır. Çok yoğun olduğum ama asla kendim için bir şey yapmadığım bir yazdı bu yaz. Son bir haftadır yoğunluğum bitti ve hala dinlenmiş hissedemiyorum. Zaten hasta olmaya başladım. Havalar bir anda soğudu herkes hasta o yüzden. Sizler de çok dikkat edin kendinize. Yavaş yavaş yazıma geçeyim. Pek içime sinmediğinden yazasım da gelmiyor. :D Aslında ben bu filmi çok sevdim. Hatta sonrasında defalarca izledim. Ama temaya uydu mu pek emin değilim. Benim seçtiğim film Handsome Devil. 

Ned yatılı okulda okuyan bir liselidir. Filmin başında babası ve üvey annesiyle hiç istemediği o okula giderken görürüz onu. Okulda zorbalığa uğradığı için ve kendini oraya ait hissetmediği için babasını evde kalması için ikna etmeye çalışır ama daha en başından bunun bir işe yaramayacağını biliyordur. Kaotik okul ortamına girdiği anda zorbalıklar da başlar. Okulun çok meşhur bir rugby takımı vardır ve her bir üyesi de Ned'le uğraşmayı görev edinmiş gibidirler. Bu yüzden Ned rugbyden nefret eder. Okulda gay olduğu dedikoduları da çıkmıştır. Kendisi buna da sessiz kalsa da tamamı erkeklerden oluşan bir yatılı okulda hayatını zorlaştıran bir başka şey de bu söylentidir. Bir gün odasına yeni biri gelir. Conor başka bir okuldan transfer olmuştur. Ned onu gördüğü anda onun rugby takımının yeni üyesi olduğunu da öğrenir. Conor da onun gay olduğunu. İkisi de müdüre beraber kalmak istemediklerini iletir ama istekleri reddedilir ve aynı oda içinde asla konuşmadan yaşamaya başlarlar. Zamanla ikili arasındaki duvarlar kalkar ve yeni bir arkadaşlık başlar. Hala rugbye karşı önyargısı olan Ned oda arkadaşının rugby takımının yıldızı olmaya başladığını görüyordur. Üstelik okulun aykırı öğretmenleri ile yetenek yarışmasında müzik yapmaları da gerekmektedir. Tüm bu değişen hayatı içinde hala zorbalıklarla ve hakkında söylenenlerle mücadele etse de okulda öğrendiği bazı gerçekler ergenliğinde ona yeni bir ders daha verecektir.

Gençlik yapımlarını çok severim. Her şeye rağmen neşeli bir yanı vardır bence. Bu filmde öyleydi. Ned'in her türlü problemlerine rağmen onu izlemek eğlenceliydi. Eğer böyle filmleri seviyorsanız bence şans verin. Pek ünlü oyuncular da var filmde. Sürpriz olsun söylemeyeyim. :D

Bugünlük bu kadardı. Blogu düzenli kullanmak için bir şeyler planlamam gerekiyor. Bununla ilgili tavsiyeleriniz var mı? Birkaç yazı bulursam okuyup blogu da hayatımın bir parçası haline getirmeyi düşünüyorum. En azından hafta sonu iki satır yazayım burada. İyi geliyor. Hoşça kalın.

Mutlulukla kalın.

28 Ağustos 2024 Çarşamba

BCP Ağustos * Yapay Zeka, Hayvan Hakları, Eğitim, Romantizm, Hukuk, Tıp, Webtoon ~2024

Merhabalar.
O kadar yorgunum ki. Enerjim hemen bitiyor sanki ya da yapılacak çok iş var ben yetişemiyorum. Bir de önümde kocaman bir temizlik planı var. Hem de iki ayrı ev için. Gözümde büyüyor daha şimdiden. Sıcak ayrıca yoruyor zaten. Hep ertelediğimi fark edince kısa da olsa yazacağım diye başına oturdum yazının. 
İlk olarak iki gün önce izlediğim filmi seçtim. Kill Your Darlings. Bu eğitim, hukuk ve ucundan romantizme giriyor. Beat kuşağı yazarlarının okullu oldukları dönemi anlatıyor. Filme en sığ yorumumu yapıp savaştan kaçan zengin, okullu çocukların sözde düzene baş kaldırmaları diyorum ben. Gerçek hayattan ayrı tutuyorum tabi. Koca koca yazarlara laf edecek değilim ama filmde ne kadar ayrıcalıklı olduklarını fark etmeyip hep ağlayan kişiler bu aralar beni pek fazlaca sıkıyor. İçgüdüseldir herhalde. Zira şu aralar içgüdülerim pek bir etkiliyor beni. Her an tehlike çanları var kafamda. Ama film çok güzeldi. Ben bayıldım izleyin bence. 
Webtoon için de bir sürü önerim olabilir aslında ama çok uzun yazamayacağım dediğim gibi. Şimdi azıcık dedikodu yapalım. Ben bu aralar bir webtoona düştüm ama ne düşmek. Yatıyorum kalkıyorum o. Aklımdan hiç çıkmıyor. Ay buraya yazmayı bile kıskanıyorum öyle düşünün ama yazacağım yine de. Adı Wet Sand. Ay adı bile güzel. Aşkım benim. Bu webtoon benim karşıma seçim dönemi çıktı. O kafamı öyle güzel meşgul etti ki resmen beni kurtardı. Ondan sonra da ben her üzücü olayda, ülkeyle ilgili her beni boğan haberde bu webtoona sığındım. Sağ olsun canım ülkem hiç boş bırakmadı gündemi o yüzden Wet Sand'le aramız hiç açılmadı. Size de önereyim. Ben Tj'e aşığım. Hatta kendisi benim sevgilim oluyor. Kafamın içinde süren tek taraflı bir ilişki yaşıyoruz. O Ian'ı unutup bana gelene kadar böyle sürecek bakalım. Twitter'da kendisine çokça methiyeler diziyorum. Oradan ilişkimizin gidişatına bakabilirsiniz. Yani benim kafa kırıklığı bu seviyede ona göre. Bu aralar buna çok ihtiyacım var çünkü. Ama şimdi bunları yazarken bile keyiflendim. Böyle böyle atlatacağız. Neyse ne diyoruz kurgular iyi ki var. Ah bir de uyarayım Wet Sand okuduğunuz hiçbir webtoona benzemiyor. Bir de hikayede aşk üçgeni var. Fanları da aşırı kaotik ama ufak detaylar bunlar. :D Bazıları aşk üçgeni sevmiyor da o yüzden. Ah bir de türü bl. Bunu da yazayım. Benden bu kadardı. Wet Sand'e aşkımı yazmalara doyamıyorum ben. Yine yazarım mutlaka. Kendinize iyi bakın.
Mutlulukla kalın.

29 Mart 2024 Cuma

BCP Mart * Kadın Yazarlar, Kadın Hikayelerini Anlatan Eserler ~2024

Merhabalar.

Bcp etkiliğine katıldığım için sevindiğim anlardan biri çünkü bu etkinlik olmasa kendimi motive edip de yazı yazmaya gelmeyeceğim. Burayı ihmal ettiğim zamanlardayım. Bakalım ne olacak böyle merak ediyorum. Bu ayın teması benim çok hoşuma gitti. Herkesi gezip güzel öneriler almak istiyorum. Siz de etkinliğe katılmak isterseniz buradan bilgi alabilirsiniz. Ben bu ayın temasında iki şeyden bahsedeceğim. İlki bir film. Yakın zamanda izlediğim ve aşırı sevdiğim bir film oldu. Ben kuir sinemasını çok severim. Şu son birkaç yıldır da elim hep onlara gidiyor. Sektör de hareketlendi şimdi iyi oldu bol bol içerik bulabiliyorum farklı hikayeler ve farklı tarzlarda. Benim seçtiğim filmin adı The World to Come. Bir kitaptan uyarlanan harika bir film. 1800'lerde Amerika'nın taşrasında geçen bir film. Abigail eşiyle bir çiftlik sahibidir. Kendi aileleri de bu işi yaptığından nesilden gelen bir kader gibi yaşamını kabullenmiştir. Durgun ve hüzünlü biri gibi duran Abigail'in geçmişte başına çok üzücü bir olay gelmiştir ve onun acısıyla baş etmeye çalışıyordur. Bir gün yaşadıkları yere başka bir aile taşınır. Abigail kendine bir arkadaş edinmiş olur böylece. Tallie çok güzel, neşeli ve konuşkan biridir. Zamanla iki kadın birbirlerine arkadaş, dost olurlar. Evlilikleri, çocuklukları ve kendileri hakkında konuşurlar. Aralarındaki bu sevgi gün geçtikçe daha da derinleşir ve iki kadın birbirine aşık olur. Biz filmde iki karakter üzerinden kadınların pek çok yönünü görürüz. Kendi annelerini, annelerinin öğütlerini dinleriz. Ben çok benzerlikler buldum açıkçası. Özellikle çiftlik işlerinin kaydının tutulması hakkında bir diyalog var o beni çok etkiledi. Anlattığı aşk hikayesinin yanında geçmişte kadınların yaşadığı şeyleri izlemek benim daha çok hoşuma gitti. Her yönden çok etkileyici bir film. Kitaptan uyarlandığı için sürekli edebi cümleler duyuyoruz filmde. Gerçekten ayı bir his sarıyor etrafınızı filmi izlerken. Ben gerçekten beğendim.

Diğer önerim ise bir kitap. Yakınlıklar - Lucy Caldwell. Bu bir öykü kitabı. İçinde kadınların toplumda karşılaştığı her konu var neredeyse. Annelik, hamilelik, kürtaj, cinsellik, arkadaşlık gibi pek çok konuda hem kadınların kendi iç seslerini hem de dışarıdaki sesleri duyuyoruz hikayeleri okurken. Gençken ve biraz büyüyünce fikri değişen kadınları görüyoruz. Hikayeler çok etkileyici ve güzeldi bence. Kitabın tek kötü yanı çevirisiydi. Malesef ben bu tarzı sevemedim. Daha bizim dile uyarlanmış bir çeviri olsaydı bu tarz konuları daha da içselleştirip daha duygu dolu bir yerden okuyabilirdim. Ama arada hep ben buradayım onlar orada durumunu hissettim. Farklı bir kültür olduğu, ortak noktamızın kadın olmamız olduğunu ama onun dışında hayata yan yana pencerelerden bakan kadınlar olduğumuzu düşündüm. Yine de çok güzeldi tabi. Bence benden daha zengin okumalar yapanlar buna benim kadar takılmayacaklardır.

Evet benim önerilerim de bunlar. Kadın hikayelerine bayılıyorum. Şimdi televizyonda da Bahar'ı izliyorum. O da çok hoşuma gidiyor. O bizim kültürü anlattığından acı sosu bol oluyor onu izlerken. Ben de biraz severim duygusal acıyı. Arabesk genlerde var galiba. Kendime duygusal mazoşist diyorum hatta. Gidip gidip böyle hikayeleri sevdiğim için. Ama ne yapayım bayılıyorum gerçek hayat dramlarına. Artık bitiriyorum yazımı. Çok şey okudum, çok şey izledim buraya da yazmayı çok istiyorum. Bakalım bir gün mutlaka.

Mutlulukla kalın.

2 Şubat 2024 Cuma

BCP Ocak * Komedi, Müzik, Mizah ~2024

Merhabalar.
Blogları Canlandırma Etkinliği 2024 yılında da devam ediyormuş ben de katılmak istedim. Çünkü ayda bir bile olsa yazı yazmamı sağlıyor. Buraya ara verdikçe bir tutukluk oluşuyor bende. Bu etkinlik sayesinde bunu kırmış oluyorum. Ölmeden bloğumla düzenli şekilde ilgilenebildiğim günleri görecek miyim merak etmiyor değilim. 
Hazır konuyu ölümden açmışken ilk animasyon filmimizi de tanıtayım. Bu ayın teması için seçtiğim ilk film Soul. Gerçekten komedi ve müziği bir arada harmanlayan çok keyifli bir animasyondu. Herkesin çok seveceğini düşünüyorum. Aralarda hoşuma giden çok detay oldu. Gerçekten kaliteliydi.
Diğer seçtiğim şey de bir animasyon. Ben küçükken Ateş ve Su oyununu çok oynardım. Animasyonu çıkınca da izleyeyim dedim ve çok beğendim. Elemental: Doğanın Güçleri gerçekten yer yer güldüğüm bir film oldu. Karakterler biraz 80'ler Amerikan romantik komedilerinden fırlamış gibi davransalar da izlemesi çok keyifliydi. Sizlere de bu iki animasyonu öneririm.
Mutlulukla kalın.

7 Ocak 2024 Pazar

BCP Aralık * Taze Eserler

Merhabalar.

Blogları Canlandırma Etkinliği bu postla beraber bitiyor. Bu güzel etkinliği başlatan, her ay postları derleyen Okurix'e çok teşekkür ederim. Buradan onun sayfasına ulaşabilirsiniz. Ben her ay herkesin yazısını okumayı başaramasam da elimden geleni yapmaya çalıştım. Eğer bu yıl da devam ederse daha aktif ve dakik olmak istiyorum. Bu ay da hayatımdaki hareketlilikten dolayı yazamadım ama şimdi tamamlıyorum. Belki çok ayrıntılı yazamam ama güzel filmler izlediğimi düşünüyorum. Şimdiden hepsi önerimdir. 

Önce Past Lives. Kore dizilerini sevenler bu filmi duymuştur mutlaka. Bence çok güzel bir filmdi. Benim yaş grubumdaki insanlar yani 90'lıların çok fazla empati yapacağı şey vardı. Özellikle bilgisayar ve internetin hayatımıza daha geç girmesi ama hala çocuk sayılacağımız zamanda girmesi ve gerçekle sanal dünya arasında kurduğumuz denge güzel yansıyordu bence. Çocukluk arkadaşı olan ikilimiz kızın yurt dışına taşınması ile ayrılır ve yıllar sonra sosyal medyadan konuşmaya başlarlar. Nora'ya bayıldım. Her sahnesi müthişti filmin. Özellikle Nora ve kocasının ilişkisine hayran kaldım. Tam benlikti. Karakterlerin duygularını çok iyi yansıtmış film. Replikleri çok kuvvetliydi ve asla sırıtmıyordu. Çok doğal bir iletişim şekilde akıyordu bence.

İkinci filmimiz Culpa Mia. Bir gün çok sıkıldım. Hem wattpadvari hem de ateşli bir şey izleyeyim. Güzel kızlar, yakışıklı erkekler olsun dedim. Tabi bu denkleme İspanyolca otomatikman dahil oluyordu. Araşıtırırken karşıma çıktı ve çok keyif aldım. Sizin de böyle filmler aradığınız zamanda gelir kurtarır günü. Fena değildi. Kız salak değildi en sevdiğim şey bu oldu.

Passages. Bu yılın en beklediğim filmlerinden biriydi. Oyuncularını çok seviyorum çünkü. Beklediğim kadar olmasa da keyifliydi. O dönem nedense şansıma hep üçlü ilişkiler çıkıyordu karşıma. Böyle izlediğim, okuduğum şeylerde bir ortaklık olunca daha da keyifli geliyor bana. Bu filmde öyle oldu. Gerçekçiliği filmi sevmemde en büyük etkendi. Sıkılan çok olur ama bu tarz filmleri seven bunu da sevecektir. Sadece yüzeysel bulabilirsiniz çünkü karakter biraz yüzeyseldi. Narsist bir adamın hayatındaki her şeyi mahvetmesi bence filmin ana fikri.

Saltburn. Taze izlediğim filmlerden. Buraya yazmasam olmazdı. Bu filmi de çok bekledim. Hemen izledim bulduğum gibi. Barry Keoghan beni her zaman kendine hayran bırakıyor. Filmin her anı muhteşemdi. Okulundaki popüler çocuğu takıntı haline getiren Oliver'ın maceraları. Filmi olabilecek en sığ şekilde özetledim öyle acayip şeyler var ki filmde her anına hayran kaldım izlerken. Birkaç gün etkisinden çıkmam ben. Çok beğendim. 

Benim son Bcp postum da böyle. Kısa yazabildim yoğunluktan dolayı ama umarım aralarında seveceğiniz filmler olur. Bir de bir şey sormak istiyorum ya da bilgilendirmek diyeyim. Ben her türden film izliyorum. Konularından kısaca bahsediyorum genelde ama arada çıplaklık ya da müstehcenlik de oluyor filmlerde bunu yazmıyorum. Birkaç kişi önerdiklerini izleyeceğim deyince aklıma takılıyor bilgilendirsem mi diye ama zaten kendileri araştırdığında önlerine çıkacak bilgilerden. Neyse kısacası ben izlediğim filmleri seçerken böyle bir hassasiyet taşımıyorum. Yani önerdiklerim arasından her şey çıkabilir. Bu yazıdaki filmlerde de var. Ona göre öncesinde araştırırsanız bu tarz hassasiyetleriniz varsa sizin için iyi olur. 

Artık blogla daha çok ilgilenmek istiyorum. Eksikliği hep hissedilen bir yer burası. Güzel yazılarda buluşuruz umarım.

Mutlulukla kalın.

2 Eylül 2023 Cumartesi

BCP Ağustos * Savaş, Tarih ve Yolculuk

Merhabalar.

Bcp etkinliğinin Ağustos ayını biraz geç yazabildim. Yoğun bir aydı ve bittiğini bile sonradan fark ettim. Kurslarım bitti. Sertifika sınavlarımı geçtim. Bu sene Yks'ye girmiştim ve tercih yaptım tercihime de yerleştim. Yeni dönemde bir üniversite öğrencisi olarak 2. üniversitemi okuyor olacağım inşallah. Çok heyecanlıyım yoğun dönemlere geri dönüyorum.

Bcp için birkaç film seçtim. Hepsi de çok severek izlediğim filmler. Umarım sizler de seversiniz. Hepsini öneririm. 

Önce yolculuk teması için seçtiğim şeylere bakalım. Farewell Song filmi ve 3 Will Be Free dizisi. Bir tane de dizi var seçtiklerim arasında söylemeyi unuttum. Daha önce bloğa yazdım yazısını. Benim en sevdiğim ve genele göre kaliteli kalan Tayland dizilerinden. Tam bir suç, kaçma-kovalama, yolculuk, oraların sıcak havasının izlerken sizi yaktığı bir dizi. Farewell Song ise benim Japon aşkım Ryo Narita ve kraliçem Mugi Kadowaki için izlemeye başladığım ve bayıldığım bir film. Bir müzik grubunun son turnelerine çıkmaları ve bu yolculukta aralarındaki sorunlarla yüzleşmelerini izliyoruz. Muhteşemdi.

Şimdi sıra savaş temasında. Firebird, Atonement ve Moffie. Önce Atonement. Ben Keira Knightley'e aşığım. Kadının her şeyine bayılıyorum. Lisede bir dönem oynadığı tüm işlerini sırayla izliyordum ve bu film beni acayip etkilemişti. Hala her şeyiyle aklımda. Çoğu kişi biliyordur bence. Bilmeyenler de bence izlesin. Havası çok güzel filmin.

Firebird filminde savaş var mıydı hatırlamıyorum şu an açıkçası. Askeriyede geçen bir film. Filmde uzun bir zaman aralığı işleniyor. İzlemesi çok keyifli. Çok yürek burkan bir aşkı anlatıyor. Savaş yoktuysa bile burada dursun izlemek isteyenler için. Askeriyedeki bir erle komutanın aralarındaki aşk hikayesini anlatan güzel bir film.

Moffie ise tam bir savaş filmi. İzlerken gerim gerim gerildim. Ben askeriye mantığını oldum olası sevmem. Bu film neden sevmediğimi bana hatırlattı. Bir kitap uyarlamasıymış. Okumayı çok istiyorum. Filmi izledikten sonra araştırmıştım ama siz biliyorsunuz ki bu kız tam bir erteleme makinası o yüzden unuttum gitti. Bcp sağ olsun bana hatırlatmış oldu. İşte bloğu hayatımızdaki güzelliklerinden biri. Filme dönersek ben ana karakterin yanında Sachs karakterini de çok sevdim. Bir şekilde kendime yakın hissettim hatta. Zor bir film ama güzel bir film.

Evet bu seferki önerilerim bu kadar. Umarım seversiniz. Ben koşuşturmaya devam edeceğim bu süreçte. Ama çok iyi geliyor var ya. Hele ki evde kaldığım o dönemlerden sonra. Psikolojim düzeliyor en önemlisi o. Eskiye dönmeyi hiç istemiyorum. Kendinize çok iyi bakın.

Mutlulukla kalın. 

27 Nisan 2023 Perşembe

BCP Nisan * Belirli Yazarlar, Yönetmenler

Merhabalar.

Her ay belli konular hakkında yazıp sonrada birbirimizi ziyaret ettiğimiz Bcp etkinliğinin Nisan ayındayız. Sizler de etkinliğe katılmak isterseniz. Okurix blogunu buradan ziyaret edebilirsiniz.

Bu etkinliği yaparken bir şeye çok üzülüyorum o da yeterince kitap okumuyor olmam. Elim hep filmlere gidiyor nedense. Kitaplara filmler kadar hevesli olamıyorum. Zaten genel bir dikkat süresinde azalma var galiba ülkede. Kitap okumak daha da zorlaşıyor böyle olunca. Ama yılmak yok. Bozulduğu gibi tamir olabilir her şey. Ben artık buna inandırmaya çalışıyorum kendimi. Bir şey bozulduysa tamir olabilir, değiştiyse eski haline de dönebilir. Boyun düzleşmem var çünkü ve artık hayat konforumu etkiliyor. Böyle düşününce en azından rahatlatıyor. Neyse konumuza geçelim. Ben bu başlığı görünce aklıma hemen bahsetmek istediğim birkaç yönetmen geldi. Onların filmlerini izlediğimde çok etkilenmiştim. Daha fazla yönetmen var aklımda ama hem ilk bu kişilerin gelmesi hem de diğerleri daha popüler oldukları için farklı öneriler yapayım dedim. Bakalım bilenler çıkacak mı?

Benim sebepsiz en sevdiğim film olan Glück filminin yönetmeni Doris Dörrie. Hem bu filmi hem de diğer filmlerini izleyin bence. Blogda Glück yazısı da var.

Daha önceki Bcp etkinliğinde Rus sinemasından bir şeyler izleyeceğimiz bir madde vardı. Ben onun için araştırırken Aleksandr Sokurov isimli yönetmeni keşfetmiştim. Hakkında söylenenlerden etkilenip iki filmini izlemiş diğer filmlerini de arşivlemiştim. Merakla onları izleyeceğim zamanların gelmesini bekliyorum. Keşke daha çok film izleyebilsem. Size de bu yönetmeni bir araştırmanızı öneririm.

Diğer bir önerim ise Marco Berger. Kendisi Arjantinli bir yönetmen. Ben nasıl denk geldim hatırlamıyorum ama yakın zamanda Un Rubio adlı filmini izledim. Filmi çok sevdim. Modern zamanın ilişkilerini iyi yansıttığını düşünüyorum. Karakterler ve oyunculuklar da beni çok etkiledi. Daha sonra diğer bir filmi olan Absent'i izledim. o da Un Rubio'da verdiği gerginliği hissettirdi ama o filmden biraz aşağıda kaldı. Diğer filmlerini de izlemek istiyorum. Konulara bir bakının severseniz şans verin bence. Ben böyle uyarıları yapmayı pek sevmiyorum aslında ama bu filmlerde ve yazının genelindeki filmlerde rahatsız olacağınız sahneler olabilir. Ben her şeyi izlemem derseniz izlemeden önce biraz bakının.

Geldik sonuncuya, Francis Lee. Kate Winslet'in harika performansıyla Ammonite, yönetmenden izlediğim ikinci filmdi. Birincisi God's Own Country. İki filmde hem gerçekçilikleri hem de oyunculuk performansları ile beni kalbimden vurdu. İzleyin bence. God's Own Country daha fazla etkiledi sinema zevki açısından ama Ammonite filmiyle daha fazla bağ kurdum.

Filmleri yönetmenlerine göre seçip izlemek bana her zaman zevk verir. Her filmde benzer şeyler yakalamak hem oyun gibi gelir hem de o işin bir parçası gibi hissettirir. Belki onların üstünkörü geçtiği yerlere fazlaca anlamlar veriyoruzdur ya da ufacık bir detayı keşfedip üzerine düşünülmüş, özenilmiş, emek verilmiş bir işin hakkını teslim ediyoruz diye düşünürüm.

Sizlerde bir film izleyeyim diye düşünürseniz bu yönetmenlere bir şans verebilirsiniz. 

16 Mart 2023 Perşembe

BCP Mart * Kadın Yazarlar Ve Polisiye

Merhabalar.

Blogları canlandırma projesine devam ediyoruz. Mart ayının konusu kadın yazarlar ve polisiye. Bu sefer biraz erken yazıyorum. Hazır aklımda bir şey varken ve zamanım da varken yazayım dedim. Ben polisiye teması için bir süredir merak ettiğim Kuzuların Sessizliği filmini seçtim. İmdb'de puanı çok yüksek olan filmler, hep izlemem gereken, izlemediğim için çok şey kaçırıyormuşum gibi düşündüren bir yerdeler benim için. Ama çoğu da eski olunca pek sıra gelmiyor açıkçası.

Neyse gelelim filme. Ben gerçek suç olaylarını dinlemeyi seven biriyim. Özellikle seri katillerin psikolojileri çok ilginç olduğu için bununla ilgili çok yayın tükettim. Birazcık Amerika'nın olayları hikayeleştirmesiyle de -bence- bu tarz içerikler sıkça yapılıyor. Yine bu türden bir podcastte bu filmden bahsediliyordu. Konuşmacılar sevdiklerini söyleyince de izleyeyim dedim. Ama gerçekten çok sıkıldım. Belki o zaman için başarılı ve farklı bir iş olabilir ama ben sevemedim. Çok tahmin edilebilir bir senaryoya, teatral oyunculuklara (bunu demek asla haddim değil belki ama sevemedim işte), başı sonu kopuk gelen noktalara sahip bir filmdi. Olayları ve nelerden esinlenildiğini bilmesem karakterlerin çoğu davranışını bir sebebe bağlayamazdım bile bence. Sadece polisin eski anılara gittiği sahneleri çok sevdim. Sahne geçişleri harikaydı. Devam filmleri de varmış ama izlemem sanırım. Hala nasıl bu kadar çok puan aldı anlayamıyorum da. Zamanında aldığı ödülleri sonuna kadar hak ediyordur ona sözüm yok. Çünkü o zamanın şartlarına göre değerlendiriliyor. Ama şimdi üzerine başka bir sürü benzer ve bence daha gerçekçi hikaye gelmişken en azından bu kadar yüksek puanlı olmazdı diye düşünüyorum. Bu tamamen benim cahilliğimden de olabilir. Eğer bilmediğim bir nokta varsa aydınlatın beni. Ya da sadece benim kişisel zevklerimle uyuşmadığı için de olabilir bilemiyorum. Ama düşüncelerim bu şekilde.

Kadın yazarlar konusu için de son zamanlarda okuduğum bir kitap var. Benim şu an ki okuma hızıma göre Mart bitene kadar bitmeyebilir o yüzden ilk 100 sayfanın verdiği hislerle yazıyorum bunları. Gerçekten ilginç ve hoş bir kitap. 

Kitabın adı Müzik ve Sessizlik. Danimarka'ya kralın emrinde çalışmaya giden bir müzisyenin hikayesini anlatıyor. Yorumlardan gördüğüm kadarıyla insanların sıkça sahaflarda denk gelip beklentisiz okumaya başlayıp sevdikleri bir kitap olmuş. Sahafta sıfır beklentiyle alma kısmı benim için de geçerli. Sevmek kısmını da zaman gösterecek. Şu ana kadar merakla dolu bir hoşlantıyla okuyorum denebilir. Ama çok karakter var. Bir not defteri alıp notlar alsam iyi olacak. 

Böyle işte Mart ayı da böyle geçti, geçiyor. Daha yazsam çok fazla serzeniş, öfke, iç sıkıntısı, korku çıkacak kelimelerimden ama elim de varmıyor bir şekilde. Neyse yazma çubuğu kıpırdanıp duruyor. Beynim karma karışık. Durgun sulara kavuşunca bol bol yazarım. Mutlu mutlu şeylerden bahsederiz.

O zaman bir kez daha...

Mutlulukla kalın.

1 Mart 2023 Çarşamba

BCP Şubat * Şiir ve Psikoloji

Merhabalar.

Bcp Ocak yazısı geç gelmiş olsa da Şubat'ı geciktirmek istemedim pek. Sizler de Blogları Canlandırma Etkinliğine katılmak isterseniz Okurix bloguna buradan ulaşıp bilgi alabilirsiniz. Bu ayın konusu hakkında düşünürken tek bir öneri yapmak istemedim. Hem bu ay izlediğim hem de öncesinde izleyip Bcp içinde önermek istediğim işleri yazmak istiyorum.

-Bu ay izlediğim bir filmle başlayayım. Sister My Sister. Bu film 1933 yılında Fransa'da yaşanan bir cinayet olayını konu alıyor. Ben gerçek suç konularını kurguda izlemeyi sevmiyorum. Bu filmde de o his vardı. Ama oyunculukların övüldüğünü görünce izlemek istemiştim ve iki kız kardeşin oyunculuğunu, evin hanımları ile hizmetçilerin aynı evde görünmez duvarlarla ayrılmış yaşamlarını izlemek güzeldi. Onun dışında ortalama diyebilirim. Ama gerçekte yaşayan kişilerin çocukluğundan geçen travmaları öğrenince çok üzülmüştüm.

-Bu ay baştan sona izlememiş olsam da hayatımın her anında mutlaka azar azar da olsa izlediğim bir dizi Lost. Benim en sevdiğim Kore dizisi oldu artık kendileri. Her detayına aşığım. Bence psikoloji türüne çok yakışan bir havası var.

-Bir başka dizi de Grey Rainbow olsun istedim. Oyunculuklar amatör kalabilir ama çekim kalitesini, konunun işleniş tarzını çok beğeniyorum ben. Bir Tayland dizisi. Konuyu sevmeyen insanlar olabilir o yüzden öncesinden bir okuyun. Ben Tayland yapımlarından genelde bl türünde olanları izliyorum. Onlardan da kalitelisi ya da bana hitap edeni diyeyim, çok az çıkıyor. Gray Rainbow da onlardan biri. Benim için, bir anda sevdim nasıl oldu anlamadım diyebileceğim dizilerden.

-Bir başka önerim ise belki çoğu kişinin karşısına çıkmıştır. Kısa animasyon filmi olan The Boy, the Mole, the Fox and the Horse. Aklınız erdiğinde daha da anlamlanan mesajlarıyla o karların içinde içinizi sıcacık yapan bir film. Hani toplumlar hakkında, yeni nesil hakkında bir sürü eleştiri ya da yorumda bulunuluyor ya son zamanlarda. Bireysellik, mental rahatsızlıklar, toplumsal dejenerasyon gibi gibi. Onlara öğüt niteliği var.

Ben şu an kişisel hayatımda ve zihin dünyamda hiçbir gerçekliğe inanamaz olduğum bir noktadayım. Dünyanın bir yerlerinde yaşanıyor denenler, kendi ülkemizde olduğu söylenen şeyler ve daha başka pek çok ifadeyi kulaklarım duyuyor, gözlerim görüyor ama beynim kabul edemiyor, inanamıyor. İnkar gibi de değil ama sanki soyutlandım. Acıdan uyuşuyorum artık. Birilerini, bir şeyleri haklı bulmak haksız bulmak. Doğrusu neydi, yanlış olan ne çözemiyorum. Muhtemelen bu yazdıklarım bile bendekilerin ufacık bir yansıması oldu ve kendim bile çözemediğim zihin karmaşamı asla anlatamadım ama parmaklarım yazmaya başladı ve durdurmadım. Yazının geneli dağınık olabilir o yüzden kusura bakmayın. Kafamı toplamak biraz zor bu aralar. Umarım öneriler hoşunuza gider. Bu sefer böyle oldu. Kendinize iyi bakın.

Berrak bir zihin -umarım- ve...

Mutlulukla kalın.

16 Şubat 2023 Perşembe

BCP Ocak * Anarchist from Colony

Merhabalar.

Öncelikle depremden etkilenen herkese geçmiş olsun. Kayıpları olanlara Allah rahmet eylesin. Uzun bir iyileşme süreci bizi bekliyor artık. İnşallah bir daha böyle bir şey yaşamayız millet olarak.

Bundan çok değil birkaç gün önce bambaşka planlar yapan insanlardık ama şimdi bir anda her şey değişti. Biz insanlar aslında ne kadar az şeyi kontrol altında tutabiliyoruz. Benim gibi biri için bunu kabullenmesi biraz zor. Tabii işin kontrol edebilecekken görmezden geldiğimiz kısımları da var ki bu öfkemi körüklediği için asla son bir sözcükle bitiremiyorm. Dilerim bu sefer ders almış olalım. Biraz normalleşmek adına bu yazıyı yazayım dedim. Ocak geçeli çok oldu ama ancak fırsat bulabildim.

Okurix blogunun düzenlediği BCP Etkinliğine katılmak isterseniz buraya linkini bırakıyorum. Her ay belli konularda yazılar yazıp etkiliğe katılanları ziyaret ediyoruz. En kısa zamanda ziyaretlerimi de gerçekleştirmek istiyorum. Ocak ayı konusu, gerçeğe dayanan olaylar ve biyografi. Ben de bunun için bir film seçtim. Eskiden izlediğim bir filmdi ama hala aklımdadır. Hem oyunculuklardan hem konusundan çok etkilendiğim bir filmdi.

Anarchist from Colony; Kore, Japonya sömürgesinde iken bunu reddeden Koreli Park Yeol'un direniş mücadelesini anlatıyor. Bir grup kuran ve bu grupta yazılar yazan Park daha büyük bir şey yapıp veliaht prense bir suikast düzenlemeyi düşünür. O sırada Japonya'nın tavırlarına mualif olan Fumiko bu yazılardan etkilenir ve Park'ı bulmak ister. Zamanla ona hayranlık ve aşk gibi duygularla bağlanan Fumiko bundan sonra da Park'ı yalnız bırakmaz. İkili bir şekilde kendilerini tutuklatırlar. Ama aslında her şey böyle başlar. 

Böyle filmler çok etkileyici bana göre. Düşünce suçu denen şey dünya üzerindeki en saçma şeylerden biri. Oysa nereye dönsen görebileceğin yerde. Birinin farklı düşünmesi, eleştirmesi, kendine yapılan yanlışa dur diyebilmesi çok önemli. Ama birileri için de rahat kaçıran su bulunadıran bir şey. Durup düşündüğümde fikirleri yüzünden nice insan harcandı. Hiçbiri de hak etmiyordu bunları bana göre. Bundan sonra da umarım böyle şeyler yaşanmaz demek istesem de buna ben bile inanmıyorum. İnsan garip bir canlı. Onu anlamak da zor anlamazdan gelmek de. Bir dünyaya tıkıştırıldık. Elimizdeki avucumuzdaki belli ama yine de onu bile paylaşamaz olduk. Her şey bir anda toz gibi dağılabiliyorken bile bile birbirimize acı vermenin anlamı ne çözemiyorum.

Mutlulukla kalın.

28 Mayıs 2022 Cumartesi

BCP Mayıs * Rus Edebiyatı ve Sineması ya da Spor

Merhabalar.

Blogları Canlandırma Etkinliği'nin bu ayki konusu başlıktaki gibi Rus edebiyatı ve sineması ya da spordu. Eğer siz de bu etkinliğe katılmak isterseniz buradan bilgi alabilirsiniz. Ben uzun zamandır Rus sinemasından bir şeyler izlemek istiyordum o yüzden hakkımı bundan yana kullandım. İzleyebilecek filmleri araştırırken Rus bir yönetmen hakkında birkaç şey okudum ve çok ilgimi çekti. Aleksandr Sokurov hakkında Tarkovski'nin varisi ve Rus sinemasının Dostoyevski'si deniyormuş. Gerçekten bu sözleri hak eden kişinin filmlerini çok merak ettim. Araştırdığımda konuları çok ilgimi çeken iki filmini buldum. Bunlar bir üçlemenin ilk iki filmiymiş. Bu yüzden ikisini de peş peşe izledim. Yönetmen zamanında varisi ilan edildiği Tarkovski ile de çalışmış. Hatta onun sayesinde iş bulabildiğini söylediği yazılar gördüm. Yönetmenin mezuniyet ödevini izleyen Tarkovski çok beğenmiş denilene göre. Ayrıca Aleksandr Sokurov sürekli farklı teknikler kullanarak çalışmış. O yüzden diğer filmlerini de izlemeyi çok istiyorum. 

Şimdi geçelim filmlerden konuşmaya. İlk filmimiz 1997 yılından Mat i Syn. Anlamı Anne ve Oğul.
Hasta ve ölüm döşeğinde olan bir anne ile oğlunun bir gününü gösteriyor film bize. Özellikle bir yakınını kaybeden veya hasta bir yakınına bakan kişiler için çok anlaşılır bir film olduğunu düşünüyorum. Kendi adıma bunları tecrübe ettiğim için bazı noktalar o kadar benim duygularımı gösteriyordu ki çok etkilendim. 
Filmi bir noktada Freud'un oedipus teorisine benzetenler olmuş. Tabi ki bu alanda çalışan birine göre benim düşüncem anlamsız kalıyor ama ben Freud'un bu teorisine tam olarak katılmıyorum. Filmde anne ve oğul arasında derin bir sevgi olduğunu görebiliyorsunuz. Ama bunu bu teoriye bağlamak bana mantıklı gelmiyor. Neyse dediğim gibi benim kişisel bakış açımda Freud'un teorileri pek aklıma yatmıyor çoğu zaman o yüzden sadece böyle bir bakış açısından da bakan var diyerek devam ediyorum.
Bu tarz filmleri herkesin seveceğini düşünmüyorum. O yüzden öncesinde iyi karar verin. Çoğu kişi sıkıldıklarını söylese de film bence çok güzeldi. Doğa seslerinin kullanılması beni mest etti. Sahne geçişlerinde sanki yağlı boya tablolarından çıkıp gelen manzara kesitleri, karakterin geniş planda kırsal arasında küçücük kalmış halini izlemek, rüzgarın sizi üşütecek kadar gerçekçi sesi, annenin nefesini dinletmesi... Hepsi filmi etkileyici kılan detaylardı.
Filmle alakalı daha ayrıntılı bir yazı yazmak istiyorum. O yüzden sevdiğim sahnelerin resimlerinden birazını paylaşıp diğer filme geçiyorum. İlginizi çeken türden bir filmse şans verin derim. 







*
İkinci film ise Otets i Syn adlı 2003 yapımı bir film. Bu filmin anlamı da Baba ve Oğul. Bu film diğerinden daha farklı bir şekilde işlenmiş. Yine temelinde Ebeveyn ve çocuk arasındaki ilişki işleniyor ama bu sefer başka karakterlerde dahil oluyor hikayeye. Ben ilk filmi daha çok sevdim ama bu filmde de satır aralarında saklı olduğunu düşündüğüm, yoruma açık çok fazla psikolojik detay vardı bana göre.
Filmin konusuna gelecek olursak; eski bir asker olan baba küçük yaşta annesiz kalan oğlunu kendi başına büyütmüştür. Sürekli bir arada olan bu ikili birbirlerine oldukça bağlıdır. Ancak oğulun askeri okula başlayıp evden ayrılması ile baba artık hayatlarını ayrı ayrı kurmaları gerektiğini düşünür. Başka bir şehirden gelen iş teklifine sıcak bakmaya başlar. Ayrıca yeniden evlenmek gibi konuşamalar geçer ikili arasında. Biz filmi ikilinin bu yol ayrımını hissettikleri yerden izlemeye başlarız. Kendi adıma karakterlerin davranışlarını anlamlandırmak da başta çok zorlandım. Ama film ilerledikçe ve olayları öğrendikçe daha mantıklı gelemeye başladı. Hatta bir ara karakter sarhoş mu diye bile düşündüm. İçki içtiği bir sahne yoktu öncesinde bu yüzden acaba Ruslar böyle mi davranıyor günlük hayatta dedim. Çünkü her yerin kendi davranış kalıpları var. Bize ilginç gelen onlar için normal olabiliyor. Neyse bu yüzden Rusları daha iyi tanıyor olsam daha anlamlı olabilirmiş gibi de geldi. 

Baba ve oğul arasındaki ilişkinin bu kadar güçlü olması bize normal gelebilir aslında. Çünkü hayatta sadece ikisi var düşününce. Ama yönetmen ikili her bir araya geldiğinde yan karakterlere öyle bir bakış attırmış ki tüm sahneyi o gerilimle izliyorsunuz. Yargılar bakışlar size de acaba burada başka bir durum mu var dedirtiyor. Bu gerilimi hissetmek de güzeldi. Biraz psikoloji üzerine bilginiz varsa yorumlaması daha da keyifli bence. 
Bu filmi de ayrıntılı yazmak istediğim için pek bir şey yazmayacağım şimdi. Fikir vermesi açısından birkaç şey söyleyeyim ama. Filmde sürekli müzik dinliyorsunuz. Her sahnenin arkasında müzik var. Bazen bunu karakterler seçiyor bazen kendiliğinden çalıyor oluyor. Bu filme karşı oluşturduğunuz duyguları yönlendiren bir şeydi bence ve bu tekniği çok sevdim.

Ayrıca filmde biraz hayalcilik mi desem, gerçek üstülük mü desem bir şey var. Yani bana göre sanki karakterlerin eylemleri gerçek bir davranış değil de içlerinden geçen davranışlar gibiydi. Hani belki size de olur bu. Bir durum içindesinizdir o an bir davranış sergilersiniz ama içinizde başka bir şey yapmak isteyen, başka bir söz söylemek isteyen bir yanınız vardır. O an belki uygunsuz olacak diye kendinizi engellersiniz. Bana da karakterler o içten gelen sese göre davranıyormuş gibi geldi. Umarım anlatabilmişimdir. 



Böyle işte. Biraz hastayım o yüzden ilaçlardan kafam bulanık şu an. Erteledikçe erteliyorum bu yazıyı onun için vazgeçmeden yazayım dedim. İki filmi de sevdim. Ayrıca yazmak isteyecek kadar da ilgimi çekti detayları. Eğer ilginizi çektiyse, bu tür filmleri seviyorsanız izleyin derim. İnceleme yazılarını okumak da çok keyifliydi. Herkes farklı bir açıdan bakmış oluyor ve farklı bir fikir veriyor size. 
Bu kadardı.
Mutlulukla kalın.

30 Nisan 2022 Cumartesi

BCP Nisan * İki Film Önerisi

 Merhabalar. 

Geçen ay konuya uygun bir şeyler bulmakta çok zorlandım. Yeni bir şeyler ararken de fark ettim ki ben tıpla alakalı konularla hiç ilgili değilim. O yüzden bu türde bir dizi izlemek beni çok yoracaktı. Eski izlediklerimden de yazmak istemedim. O yüzden bir kereden bir şey olmaz deyip atladım. Aslında böyle düşündüğümde içimde beni suçlayan ve bir kere yapan hep yapar diye azarlayan bir taraf da var ama ben bu içimdeki çatışmalarla mücadele ederek yaşıyorum zaten. Merak ediyorum bir gün zihnim berrak bir su gibi kıpırtısız ve dingin kalabilecek mi? Neyse benim saçma hallerimi bırakalım da güzel bir şeylerden bahsedelim.

Bu ayın konusu 1900'lü yıllar, nostalji, siyah beyaz. Siz de etkinlik ile ilgileniyorsanız buradan bilgilere ulaşabilirsiniz. Gelelim benim seçtiklerime. Ben iki film seçtim. Bunlardan birini önceleri bloğa da yazmıştım ama o kadar seviyorum ki böyle bir tema varken aklıma gelince bir kere de burada yazayım dedim. Tekrar tekrar izlediğim, yakın zamanda radyo tiyatrosunu bulup dinlediğim bir kurgu. Benim kişisel zevklerime tamamen uyan bir işlenişi var. Lafı daha fazla uzatmadan, ilk filmimiz Kırık Bir Aşk Hikayesi. Blogdaki yazımı da buraya bırakayım belki ayrıntılı düşüncelerimi okumak isteyen olur. Bu filmden bir repliği her yerde görme ihtimaliniz var aslında.

+Evliliğe karşı mısın ?
-Hayır, birbirini sevmeyen karı kocalara karşıyım. Mutsuz çocuklara, sevgisiz evlere karşıyım.

Ben de ilk başta bu repliğin sahibi filmi merak ederek izlemiştim daha sonra bunun gibi sevdiğim bir sürü replik oldu. Karakterlerin günlük hayat içindeki gerçeklikleri bana bu filmi sevdiren en önemli şeylerden biri oldu. Konusundan da kısaca bahsedersem. Bir gün bir kasabaya Aysel isimli bir öğretmen tayin olur. Geldiği sıralarda kasabanın önemli ailelerinin çocuklarının nişanı vardır ve ona davet edilir. Fuat babasının vefatıyla işleri devralır. Ancak bir türlü toparlayamayınca aile dostlarından ona ortaklık teklifi gelir. Bunun sonucu olarak da kızı Belgin'le nişanlanacaktır. Fuat yaşadığı yerde kendini sıkışmış hisseden bir gençtir. Yeni gelen Aysel ile birbirlerinden etkilenirler. Ancak konumları gereği bir ilişki yaşamaları çok yanlıştır. Biz de bu iki insanın kırık aşk hikayesini iç burkan müziği, yüreğe dokunana replikleri ile izleriz.

*

İkinci film ise Dönersen Islık Çal. İzlemeyi çok fazla istediğim bir filmdi. Konusu ilgimi çekmişti ve beni çokça etkilediği için de buraya yazmak istedim. İstanbul'un Beyoğlu sokaklarında geceleri çalışan iki insanın hayatlarının kesişmesini izliyoruz. Karakterlerimizin biri cüce diğeri ise hayat kadınlığı yapan bir travesti. Bu toplumdan dışlanmış ve sıkça toplumun karanlık yüzünü gören iki insan bir gece karşılaşırlar. Yardımlaşma ile başlayan tanışıkları zamanla bir dostluğa dönüşür. Birbirlerinin hayatlarını öğrenirler. Yaralarını görürler. Merhem olmaya çalışırlar. Bir yandan da hayat denen o şeyin bizden başkaları için nasıl olduğunu izlertirler bize. Hepimiz aynı dünyada yaşıyoruz ama işte insan her şeye öyle saçma kriterlerle değer biçmiş ki bir başkasına acı vermekte hiç beis görmüyor.

Böyle iki filmle bitirmek istiyorum. Çok araştırdım aslında ama bir türlü içime sinen öneriler bulamadım. Birkaç kitabı eskiden okumuşum. Zaten herkesin de bildiği klasiklerdi. O yüzden yazmak istemedim.

Yazmama tutukluğu baş gösterdi yine. Klavyede kalıveriyor parmaklarım. Bu kadar olsun. Umarım beğenirsiniz.

Mutlulukla kalın.

2 Mart 2022 Çarşamba

Man In Love - Film

Merhabalar.
Dün benim için duygusal açıdan zor bir gündü. Birkaç şeyden dolayı içimde engelleyemediğim bir acı, gözlerimde her an akmaya hazır yaşlar vardı. Bazen sessizce akıp gitseler de hemen kendimi engellemeye çalışıyordum. Bu aralar nedensiz ağlama seanslarım bitmiyor çünkü. Artık sadece acı çektiğim için ağlamak istemiyorum. Çünkü böyle kendimi bıraktığımda hiçbir zaman psikolojimi toparlayamacak gibi hissediyorum. Neyse işte bu ruh halinde olduğum için biraz üzücü bir şeyler izlemek ve kendime ağlayacak bir neden sunmak isteyerek, bir de filmi çok merak ettiğim için, Man In Love filmini izledim. Her anlamda beni kendine hayran bırakan bir film olduğu için de ertelemeden gelip buraya yazmak istedim. Hadi şimdi filmden konuşalım.
Daha önceleri bloğa Dear Ex adlı bir filmi daha yazmıştım. İşte bu filmdeki başrolümüz, Dear Ex filminde de oynamış. Bu bilgiyi filmi ziledikten sonra fark ettim. Çünkü iki karakter de öyle farklı ki birbirinden asla aklıma bile gelmedi izlerken aynı kişi olabilecekleri. Roy CHiu'ya orada zaten hayran kalmıştım bu filmle aşık oldum resmen. Böyle yetenekli oyuncuları izlemeyi çok seviyorum.

Filmin konusundan bahsedelim biraz da. A-Cheng bir tefecinin yanında çalışıyordur. Yüzünde yara izi, serseri hareketleri, olur olmadık yerlerde yaptığı çılgınlıklar ile nevi şahsına münhasır diyebileceğimiz biridir.




Bir gün hasta bir adamdan borç tahsil etmek için hastaneye gider ve orada adamın kızı ile karşılaşır.


İlk görüşte kadına aşık olmuştur. Onunla görüşebilmek için borcu bahane ederek sürekli karşısına çıkar. Hao Ting peşindeki bu adamdan hem korkar hem rahatsız olur. Her defasından borcu ödemek için ona sunduğu yollar, iş yerinde bile rahatsız edilmesi, şikayet edince polisin bile bu adamı tanıyıp onu ciddiye almaması ile çıkmaza girmiştir.

Hastane masrafları, biriken faturalar, babasının önceki borçları derken iyice dibe batmıştı. Borç istediği akrabaları bile ona sırt çevirince A-Cheng'in son teklifini kabul etmeye karar verir. A-Cheng ile Hao Ting belli bir süre sevgili olacaktır. Ve randevuya çıktıkları her sefer için borcun bir miktarı silinecektir.


Köşeye sıkışan Hao Ting el mecbur bu adama katlanmaya çalışır. Ama gittikçe dışarıdan tehlikeli ve değişik görünene bu adamın iyi yanlarını görmeye başlayacaktır. 
***Spoiler***
Bundan sonrası film hakkında spoilerlı yorumlarımla dolu olacak. :D)
A-Cheng gerçekten benim çok sevdiğim bir karakter oldu. Öncelikle çok gerçekçiydi. Karakterin bazı hareketlerini hayranlıkla izledim. Oyunculuk öyle başarılıydı ki.  Daha sonra aşık halleri var bir de. O ilk görüşte aşık olma hissi ekrandan çıkıp sizi içine çekiyor bence. Böyle ilk anda pata küte düşen karakterlere bayılıyorum. Şöyle durup düşünce de kurgularda en sevdiklerim hep o karakterler oluyor. 





Bu sahnede A-Cheng, Hao Ting ile bir dükkan açmayı planlıyor. Hao Ting uzun zamandır bunu hayal ediyormuş ve tüm araştırmalarını yapmış. Belli bir birikimleri var ve artık dükkanı tutmaya karar veriyorlar. A-Cheng 'dükkan açıldıktan üç ay sonra düzeni oturtup kar etmeye başlarız değil mi' diyor. Hao Ting de onu onaylıyor. Daha sonra A-Cheng 'o zaman 6 daha geçince nikah kıyalım' diyor. "Hem babanın ölüm yıl dönümü. Onu ziyarete gittiğimizde ona kızıyla ilgilenen biri olduğunu söylemek istiyorum." Bu sahnedeki diyaloglar daha sonra A-Cheng ve Hao Ting hastanedeyken de duyuluyor. O zaman bu konuşmanın üzerinden dedikleri kadar zaman geçmiş ama planladıklarından bambaşka yerdeler. Bunu düşündükçe hala içim sızlıyor. Hao Ting'in babasına kızıyla ilgilendiğini söylemek istiyordu. Ama şimdi o da onu bırakıp gidiyor. Belki her şey yolunda gitse o gün onların düğün günü olacaktı. Bunları düşündükçe geride kalan ve şu ana kadar acı çekmiş olan Hao Ting'e çok üzülüyorum.
Bu sahnede Hao Ting'in babasının cenaze sahnesi. Kimse gelmezken bir anda A-Cheng'in arkadaşları ve daha önce yardımının dokunduğu kişiler geliyorlar cenaze yerine. Kocaman bir tören düzenleniyor. Herkes Hao Ting'e A-Cheng'in evli olduğunu bilmiyorduk duyunca hemen geldik diyor. Beraber babasını son yolculuğuna uğurluyorlar. İşte Hao Ting önceden de düşüncelerinin değişmeye başladığı adamı tam manasıyla görüyor. Kendini ona açıyor. Sevgisini kabul ediyor, karşılık veriyor. Hao Ting sessiz ve soğuk kanlı bir karakter. Ama A-Cheng ile yakınlaştıkça duvarlarını indirip hem A-Cheng'e hem çevresindekilere hem de ekran başındaki bizlere başka bir yönünü gösteriyor.


A-Cheng'in babasıyla olan sahneler de içimi parçaladı. Hele ki Hao Ting'in babasının cenazesinden sonra kendi babasının yanına gidip ona vitaminlerle dolu bir poşet götürüyor ya. O sahne çok güzel. Çevresindekiler ne güzel hayırlı bir evladın var derken o babasına poşeti verdikten sonra öndeki arabanın içindekilerle takışıyor. Çok acayip biri gerçekten. Eskiden beri kavgalara bulaşmaktan geri durmamış biri olmuş ama bir yanı da çok yufka yürekli. Zorunda kalmasa asla tefecilik işlerine bulaşmayacak ama birilerine çatmaktan da geri durmayacak biri. Hayatın başka yollar sunmadığı kişileri izlemek daha da acı.

Filmde ne zaman bir şeye sevinsem, mutlu mutlu izleyip gülmeye başlasam bir sonraki sahnede beni şoka uğratacak bir olumsuzluk yaşanıyordu. Filmin geneli bu denge üzerine ilerliyordu. O yüzden böyle birkaç sahneden sonra rahat rahat mutluluğumu da yaşayamadım. 



Başroller gerçek hayatta da evlenmişler geçe yıl. Bu sahnelerdeki bakışları görünce hiç şaşırtmıyor. :)


A-Cheng kardeşinin berberindeki adını bilmediğim o renkli dönen şeyi her defasında çalıştırmaya çalışıyor. Başlarda bu hoş bir etki katsa da film ilerledikçe o şey dönmedikçe sanki A-Cheng'in işleri de yolunda gitmiyormuş gibi geliyor. Ve sonda A-Cheng'den gelen paketle öyle kötü oluyorsunuz ki. Bundan sonra ne zaman bu şeylerden görsem içim burkulacak eminim. 

Ona sevdiği yemekten yapıyor Hao Ting. Çok uzun sürdü diyor. Bu replik beni ayrıca yaralamıştı izlerken.


Filmde beni hüngür hüngür ağlatan kısım A-Cheng'in cenazesine daha önce borç almak gittiği kişileri geldiğini gördüğüm zamandı. O an öyle kötü hissettim ki. Deli gibi ağlamaya başladım. Dışarıda nasıl gözükürse gözüksün birilerinin minnetini kazanmış. Kimse onu yalnız bırakmamış. Tapınaktaki adamın yeni ameliyat olmuş oğlu bile gelmişti. Dağıttı bu sahne beni gerçekten. 







***Spoiler Son***
Böyle tatlı bir resimle veda edeyim. Man In Love gerçekten çok sevdiğim bir film oldu. Kore filminde uyarlandığını görünce Kore versiyonunu da izlemeye karar verdim. Eminim o da çok güzeldir. Sizler de dram dolu romantik filmleri seviyorsanız izlemenizi tavsiye ederim. Film Netflix'te mevcut. Şimdiden iyi seyirler.
Mutlulukla kalın.