Neler Hakkında Yazıyorum?

okur yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okur yorumu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2022 Pazar

BCP Şubat * Palto - Gogol / Kitap

 Merhabalar. 

Ayrı kaldığım blogum ile yeniden buluşmamı sağlayan etkinliğin ikinci ayıyla beraberiz.

Biraz önceki cümleyi toparlayıp yazmakta çok zorlandım. Paslanmışım. :D Bu etkinliğe başlamak bana iyi yönde itici bir güç oldu çünkü şimdi bile duygusal olarak yazma isteğine bir türlü kavuşamadım. Saçma sapan hallerdeyim aslında. Ama bir kere katıldım ve her ay yazmak istiyorum. Bunu başarıp kendime yapabileceğimi kanıtlamak ve üzerimdeki o her şeye karşı olan isteksizliği atmak istiyorum.

Siz de etkinliğe katılmak isterseniz buradan bilgi alabilirsiniz. Bu ayın konusu: İnce Kitap - Kısa Film - Kısa Dizi. 

Benim Youtube'ta takip ettiğim felsefe ve kitap kanallarında Dostoyevski'nin "Hepimiz Gogol'un Palto'sundan çıktık." sözü sıkça karşıma çıkıyordu. Ben de bunun üzerine kitabı çok merak ediyordum. Ve hem basılı halini okudum hem de Trt Dinle uygulaması ile sesli kitap halini dinledim. Gerçekten çok keyifli bir kitaptı. Bu ayın konusuna da yakışacağını ve belki sizin de okuyup keyif alacağınızı düşündüm.

Kitap, Akaki Akakiyeviç isimli karakterin doğumundan başlayıp onun yaşam şartlarını, kişiliğini, işini ve yeni bir palto diktirme sürecinde yaşadıklarını anlatıyor. Bunu yaparken dönemi çok güzel yansıtıyor ve roman yazımı ile ilgili de tüyolar veriyor. Özellikle kitabın yazım tarzı sesli kitap olarak dinlerken daha da güzelleştirmişti hikayeyi. Dostoyevski'nin bu sözünü neden söylediğini anlayabiliyorum. 

Umarım kitap ilginizi çeker.

Mutlulukla kalın.

25 Temmuz 2019 Perşembe

Adam ve Kız - Deniz Erbulak / Kitap

Merhabalar.
Taze biten bir kitabı yazmak için sabırsızlıkla bilgisayarın başına oturdum. Uzun zamandır Youtube da takip ettiğim kitap kanalları sağ olsun gözüme çarpan bir kitaptı. Bir gün anneme hediye arayan babamı 'en güzel hediye kitaptır' sözü ile ikna edip bu kitabı aldırdım. Çünkü ben bir süredir kitap almamaya çalışıyorum. Kitaplığımı bitirene kadar kendime yasakladım. Ama fırsat bulmuşken de kaçırmadım tabii. :D
Ve ve ve bu kitabı okuduğuma şu an o kadar çok seviniyorum ki anlatamam. Daha önceleri blogda yazdığım Eleanor & Park kitabı için "içine girip orada yaşamak istediğim tek kitap" derdim. Şimdi Adam ve Kız da onun yanına eklendi. Baştan sona anlatım, karakterler, diyaloglar, olayların tanıdıklığı beni mest etti. Kız ile kendimi o kadar içselleştirdim ki çoğu yerde, o büyüden çıkmayayım diye bir türlü elimden bırakamadım kitabı. Bir oturuşta bitirdim.

Kitabın konusu şöyle, eski bir apartmanda yaşayan iki farklı kişi var. Kitap boyunca biz onları 'adam' ve 'kız' olarak tanıyoruz. İkisi de kendi düzenlerinde, gürültüden ve geride kalan karmaşadan uzak evlerine sığınıyorlar. Bir gün su borusu yüzünden karşı karşıya gelmek zorunda kalıyorlar ve birbirlerini fark ettikleri o andan itibaren bir daha klasik düzendeki gibi birbirlerini görmezden gelmeye devam edemiyorlar.

Kesinlikle ama kesinlikle okumanız gereken bir kitap. Özellikle aile yapımıza, gündelik koşuşturmalarımıza, mahalleli tepkilerine uzaktan bakmak istiyorsanız okuyun derim. Hele ki biraz da garipsiyorsanız içine düştüğünüz toplumu kesin okuyun. Günümüz yaşantılarını iyi yansıtan bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Kitapla ilgili ufacık bir sıkıntım oldu o da sonunun romantik komedi finali gibi bağlanmasıydı. Ben kitabı okurken hep bu olay örgüsü ile sanatsal film çekmeyi hayal ettim ve karakterlerin hareketlerini, ev ortamını, iş yerini, çevredeki sesleri hep kafamda canlandırdım. Ama benim kafamdaki filmin sonuna tam uymadı bu son. Yine çok güzeldi, tam yerinde bile denebilirdi bazı yönlerden ama dediğim gibi ben hep sanatsal filmlerin sonundaki o havada kalmışlığı, o 'hayatlar hala devam ediyor ama siz bu kadarına şahit olacaksınız' hissini seviyorum ve öyle bir beklentiye girmiştim.

Yine de harika bir kitaptı. Eminim ileride tekrar tekrar okuyacağım. Elime alıp göz gezdirirken hemen ilk okuduğumdaki duygular beni yakalayacak. Ki Eleanor & Park'ta da hep böyle olur.

Son olarak kitaplar iyi var. Veeee...
Mutlulukla kalın.

26 Mayıs 2019 Pazar

Kadınsız Erkekler - Haruki Murakami - Okur Yorumu

Merhabalar.
Uzun bir aradan sonra bir kitap yorumu ile geldim. Nedense bu kitabı bitirir bitirmez yazasım geldi. Son Youtube kanal önerilerimde bahsettiğim Ebru Aykaç'ın kanalında öyküler hakkında bir video izlemiştim. Ve onun öykü kitaplarını böyle şevkle anlatması ben de öykü okuma isteği uyandırdı. Elimin altında da Kadınsız Erkekler kitabı duruyordu. Daha önce takip ettiğim bir sayfanın bu kitabı pek sevmediğini de hatırlıyorum. Ki kendisi Murakami'nin büyük hayranlarındandır. Neyse efendim bir koşu kitabı buldum ve birkaç gün önce okumaya başladım. An itibariyle de bitti. Şimdi gelelim yorumlamasına.
Kitabın içinde kadın erkek ilişkilerini konu alan yedi hikaye var.  Hepsi de bir şekilde sonu belirsiz ya da ayrılıkla biten hikayeler.

Kişisel görüşüme gelirsek. Ben kitaba başladığımda ilk hikayeden (Drive My Car) beni bağladı. Karakterin düşünceleri, şoför kızla olan diyalogları, o hafif boşvermişlik hali çok hoşuma gitti. Hatta devamı olsa da okusam dedim.
Sonra ikici hikayede (Yesterday) "acaba birinciyi geçiyor mu ne?" diye düşündüm. İki erkeği konuşmaları, özellikle Japon kültürünü ve oradaki günlük hayatı biliyorsanız, çok gerçekçiydi.
Üçüncü hikayede (Bağımsız Organ) diğerlerinden bile daha iyisi olduğunu düşündüm. Doktorun tüm hayatı boyunca yaşadığı o rahatı sırf bir belgesel ile tamamen sorgulamaya girişmesi ve bize göre ne kadar acı olursa olsun onun geldiği o son noktada aslında bir nebze huzurlu olduğunu düşündürmesi çok çarpıcıydı. Ve bence o geldiği nokta sırf aşkına karşılık bulamamasından değil artık yaşadığı dünyanın ona fazla gelmesinden ve asla yaşamaktan aldığı tadı bir daha asla alamayacak olmasındandı.
Dördüncü hikaye (Şehrazad) belki de en sevdiğim hikaye bile olabilir. Ve kesinlikle oradaki kadın karakterin bakış açısıyla da bir hikaye okumayı çok isterdim. Çünkü aralarındaki ilişki benim kitap veya filmlerde okuyup izlemek istediğim türlerdendi. Herksin kendi koşuşturmaları olduğu halde bir şekilde toplum kurallarını yıkmak pahasına nefes alacak bir yer oluşturmak. Dışarıdan yüzeysel görünen bir ilişkinin belki de yeni bir güne başlamak için itici güç oluşturması. İnsanların dışarından en zor sezilen duyguları bunlar sanırım ve bunları bir şekilde gözlemliyor olmak benim hoşuma gidiyor. Zaten bir şeyi okumadan ya da izlemeden önce genelde çevrede göremeyeceğim ya da rahat rahat konuşamayacağım şeyler olması seçmemde etkili oluyor
Vee tatataamm beşinci hikayeye (Kino) geldiğimizde başlangıçta yine diğerleri gibi iyi bir şeyler okuyacağım galiba dedim. Ama sonlarına doğru "mistik bir şeyler mi acaba?" diye düşündüm. Ki uzak doğuda böyle şeyler çokça seviliyor. Ama o son beni hiç tatmin etmedi. Daha doğrusu olayın nasıl bağlandığını anlamadığımı düşünüyorum.
Altıncı hikayenin(Aşık Samsa) daha başından pek hoşlanmayacağımı anlamıştım. Karakterle ilgili bir sıkıntı vardı bana göre. Hem nasıl o hale geldiğini bilmiyor hem de günlük işlere nasıl tepki vermesi gerektiğini sezinliyordu. Sürekli onun hiç bilmediği bir dünyaya gözlerini açtığı vurgulanıyor ama buna rağmen çevredeki olayları hemen kavrayan, onları anlamlandıran ve bir nebze sorgulayan biri anlatılıyordu. Bunda bir sorunum yok ama karakter bunları jet hızıyla yaptığı için bana inandırıcı gelmedi. Ve diğer okuduğum hikayelerde olan cinsellik konusu beni rahatsız etmezken bu hikayede ilk gördüğü kadından tahrik olup ve bunu kalpten gelen bir şey olarak yansıtması çok çiğdi. Maalesef aşk bu değil.
Ve kötü talih beni son hikayede de bırakmadı. Yedinci hikaye (Kadınsız Erkekler) belki de Aşık Samsa'nın da etkisiyle çok karmaşık geldi bana. Başlangıçta adamın kadına kayıtsızlığı daha sonra aslında onsuz ne kadar yalnız hissettiği ve adını ya da yaşadıklarıyla ilgili şeyleri kimliği açık olur korkusuyla rahat rahat paylaşamayacak kadar önemsediği bir durum aldı. Bana göre biraz yazarın kendi günlüğünden bir parçanın alınıp konulmuş hissi uyandırdı. Ya da bazen olur ya bir şey sadece bir kişi içindir ve bir tek o anlar orada yazanı. Belki de böyle bir amacı vardı o hikayenin de.

Bu benim Haruki Murakami'den okuduğum ilk kitaptı. Her ne kadar orta karar olsa da ben yazarın diğer kitaplarını da okuyacağım. Çünkü herkes bu kitabın ona göre aşağı kaldığını söylüyor zaten. Bir diğer noktaya da değinmek istiyorum. Sanki Murakami'nin tüm erkek karakterleri biraz kayıtsız, biraz depsesif, biraz ayrıksı kişilerdi. Tek bir romanda okusam bunu sevebilirdim ama peş peşe adı değişen ama karakter özellikleri az çok aynı kalan erkekleri okumak da biraz beni sıktı açıkçası. Buna paralel kadın karakterler de birbirine benziyordu. Daha önce Burning filmini de izlediğimden "Murakami'nin karakterlerinin hepsi birbirine benziyor sanırım" gibi düşünce içindeyim şu an. Bakalım başka bir kitabını okursam bu görüşüm doğru mu değil mi göreceğim.
Benden bu kadar. Kitap hakkında sizin de söylemek istedikleriniz varsa yorumlara beklerim.
Mutlulukla kalın.

18 Mayıs 2019 Cumartesi

Takip Ettiğim Youtube Kanalları - Kitap Üzerine

Merhabalar.
Günler hızla geçiyor değil mi? Daha iki gün önce yazı beklerken şimdi Mayıs'ı yarıladık. Yaz gelince benim koşuşturmam başlayacak gibi. Umarım her şey iyi gider. Bu zamana kadar başınızı ağrıttığım gibi o zaman ki gelişmeleri de yazarım. :D
Bugün sizlere uzun zamandır aklımda olan kanal önerileri ile geldim. Bir öncekinde bodoslama tüm kanalları yazmışım. Niye bir anda böyle şevke geldim anlamadım o zaman ama o postu da düzenleyip içeriklerine göre ayırmayı planlıyorum. Böylece ilgi alanınıza göre yeni kanallar keşfedebilirsiniz.
Bu sefer benim izlemekten hoşlandığım kitap önerileri yapan kanallardan bahsedeceğim. Yelpazem bana göre geniş olduğu için kendi ilgi alanınıza göre bir tane bulacağınızdan eminim.
O zaman başlayalım. Kanallara isimlerin üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
1. Damla Cerrah
İlk önerime Damla Cerrah ile başlıyorum çünkü son zamanlarda en çok izlediğim o. Kitaplığına hayran olduğum birisi. Yaptığı önerilerle de kaliteli edebiyat okumak isteyenlere hitap ediyor. Ses tonu, kitaplara hakimiyeti, sohbet havasındaki anlatıları onu sevmeniz için yeterli olacaktır. Benim bilmediğim pek çok kitabı duymamı sağladı. Keşke izleme hızında okuyabilsem o zaman her şey harika olacak. :)

2. Ebru Aykaç
Hiç kesilmeyen videoları ile :) sizlere yine kaliteli edebiyat dediğimiz dolu dolu kitaplar öneren bir kanal. Kitapları okuyun diye yaptığı ısrar içinize okuma şevki veriyor kesinlikle. Kitaplar o an elimde olsa da yemeden içmeden okusam istiyorum onu izlediğimde. Çok enerjik biri olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Kesinlikle seveceksiniz.

3. Baldan Beri
Damla Cerrah sayesinde tanıdığım bir sayfa. Çok tatlı birisi ve onun da videolarını ve önerilerini severek izliyorum. Daha çok diğer sayfalarda gördüğüm kitaplara farklı bir yorum izlemek için takip ediyorum.

4.Alıntılarla Yaşıyorum
Kanal açma amacını anlattığı videoyu izleyip etkilendiğim ve bunun için takibe aldığım bir kanal. Bence siz de izleyin ve en azından bir destek verebilmek için takipte kalın.

5.Ayça Ertürk
Son zamanlarda keşfettiğim ve anlatımını sevdiğim bir kanal oldu bu kanal da. Ses tonu ve kitabı anlatırken yaptığı vurgular kendini dinletiyor. Sanırım kendisi öğretmendi bunun da etkisi olabilir.

6.Dileda Arslan
Yine Damla Cerrah sayesinde keşfettiğim bir kanal. Sahibinin adını ilk defa duydum ve çok beğendim. Çok daha farklı ve -sanırım benim dikkatimi çektiği için- kurgu dışı kitap önerileri olan bir kanal. Yazarken baktım son iki aydır aktif değil ama instagramda sık sık kitap paylaşımı yapıyor oraya da bakabilirsiniz.

7.Şehir Kütüphanesi
Kesinlikle ama kesinlikle anlatım tarzını beğendiğim bir kanal. Süper eğlenceli birisi. Her videoyu kahkaha ile izliyorum. Önerdiği kitaplar pek bana hitap etmese de onun sohbeti için takipteyim diyebilirim. Daha çok bestseller, bilim kurgu, fantastik türde kitaplar okuyor. Eğer ilginiz varsa göz atabilirsiniz.

8.Gitarist Kızın Güncesi
Bu kanalı da Şehir Kütüphanesi sayesinde keşfettim. Birlikte yaptıkları çok eğlenceli videolar var. Fuar alışverişi videoları bile beni mutlu ediyor izlerken. Bana göre bu kanaldaki öneriler yukarıda anlattığım türlerin tam bir karışımı. Bestseller da var edebi eserler de. Yani siz de her biri hakkında bir şeyler duyayım diyorsanız göz atabilirsiniz.

Evet şimdilik bu kadar.
Mutlulukla kalın.

2 Mart 2019 Cumartesi

Wattpad Hikaye Önerileri - 4

Merhabalar.
Sınavlarımın yaklaştığı ve benim yarısını anlamadığım soruları çözmeye çalıştığım bu buhranlı günlerden birindeyiz. İngilizceyi sevmek ve nefret etmek arasında yalpalanırken beni mutlu edecek bir ara vermeye karar verdim ve işte buradayım.
Bugün okuduğum bir hikaye ile birlikte içime şevk de geldi. Şimdi isterseniz sizi güzel önerilerle baş başa bırakayım.

1. Seçilmemiş - birisinden
'Zordur güçlü kadının erkeği olmak' sözü ile giriş yapan hikayemiz bizi en çetin aşklardan birinin içine atıyor. Elif ve Sinan'ın gerçekte belki de hiç göremeyeceğiniz ve sırf bu yüzden aşka biraz daha küseceğiniz bir aşk ya da denk olma hikayesi diyebiliriz.
Sinan bir akşam vakti bir barda Elif'in konuşmalarına şahit olur. Sonra da karakterimizi macerası başlar. Gram spoi alırsanız yazık olur diye düşünüyorum ve diğer hikaye önerime kaçıyorum. Final yapmış bir hikaye bu arada.

2. Sevilmemiş - birisinden
Bu seferde 'Sinan ve Elif hiç karşılaşmasaydı?' diye soran yazarımız bizi saniyelik bir kalp krizi ve 'nasıl olur böyle iş?' tarzı tepkilere sürüklüyor bu sefer. Henüz beş bölüm yayınlandı. Ben daha bu öğlen okudum ve bittim. Öyle büyük hayranlıkla okuduğum ilk kitabı aratmayan bir hayranlıkla devamını bekliyorum şu an. Hemen ilk kitabı okuyun ve ardından buna bakın.
Tüm duyguları aynı anda yaşatan kitaplardan.

3.Sen de Kimsin? -  Ebru_Blgn
Hep üçlediğim için bu seferde üç tane yazayım dedim. Bu sefer hem bilindik hem farklı bir hikaye ile karşınızdayım. Yani hikayede neyin ne olduğunu anlayana kadar çok farklı geliyor ama sonradan aslında hep okuduğumuz o konunun çok farklı işlenmiş olduğunu görüyorsunuz.
Annie, Rachel ve Carl. Hayatları birbirine dolanmış üç insan. Onları esir alan iki aşk.Ve süper bir anlatım.
Ben hikayeyi bayağı bir okuyup ara verdim. O zaman ders yoğunluğum çoktu. Ama beğendiğimi hatırlıyorum. Yeni bir hikaye arayışında olanlara duyurulur.

Evet benden bu kadar. Süper hikayelerle daha karşınızda oldum. Bu arada anne babalar wattpad kullanan çocuklarınız varsa bir ne okuduklarına göz atın derim. Benim önerdiklerime de önce siz bakmadan bilgi vermeyin çocuklara. Ben yaş sınırı yazmıyorum. Daha çok hepsi benim gibi genç kesme hitap eden hikayeler. Böyle güzel bir mecra ne yazık ki çok kötü işlerle kaynıyor artık. Yani bana göre bu böyle. İyi hikaye bulmak her gün daha zor. Belki de eskisi kadar vakit geçirmediğim içindir, bilmiyorum.
Neyse benden gerçekten bu kadar. Sınavlarda başarı dileyin lütfen. Şimdiden keyifli okumalar.
Mutlulukla kalın.

14 Şubat 2019 Perşembe

Wattpad Hikaye Önerileri - 3

Merhabalar.
Yazı listemi yavaş yavaş eritmek istiyorum böyle böyle.
Daha önce dram tarzı konulara sahip olan hikayelerin yanında bugün komedi yönü ağır basan hikayelerle geldim. Zira Wattpad'de süper mizah hikayeleri var.

1. Vurdu ve AŞK! - beeyzz
Buraya 'Sinan Tümeeeer' diye bir giriş yapabilir miyim? Çünkü hikaye benim için tam olarak bu modda geçiyor. Kitap karakterlerine olan aşkımın zirve ismidir kedisi. Hala Beşiktaş'la ilgili bir haber görsem 'Sinan'ım şimdi şöyledir, Sinan'ım şimdi böyledir' diye yanımdakileri bıktırıyorum.
Konusuna geçersek, İdil adında reklamcılık mezunu ama piyasayı beğenmediği için bebek bakıcılığı yapan bir karakterimiz var. Biz onun ağzından süper ötesi komik bir hikaye dinliyoruz. Sinan Tümer ise İdil'in baktığı bebeğim amcası. Kendisi koyu Beşiktaşlı. Ben ki babasının Fenerli kızı olarak dolanırken birden kendimi fahri Beşiktaşlı ilan ettim. İngiltere'de bir spor programı sunucusu. Ama yayında sinirlerine hakim olamadığı için apar topar ülkesine dönmek zorunda kalır. Ve tatatamm esas kızımızla karşılaşır. Kızımız tabii ilk görüşte bu efsanelere konu olan adama aşık olmuştur. Ama böylesine mükemmel bir adamın bir bebek bakıcısı ile ne kadar şansı olabilir? Gelin bu final yapmış güzel hikayeyi okuyun. Her bir karakteri bağrınıza basacaksınız okurken. Öyle güzel yazılmış ki hepsi. Basılsa alırım dediğim ender kitaplardan.

2. Limonlu Aşk - payelll
Miray ve Tunahan'ın çok komik bir o kadar ekşi aşkı. Şaka şaka, kızımız limona aşık birisi adı oradan geliyor. Ben de çok severim bu arada. Miray, ilk görev yeri babasının müdürü olduğu okulda çıkan ve bunda art niyet olduğunu düşünen taze bir öğretmendir. Hayattan başka beklentileri olsa da ailesinin onu hiçbir yere bırakmaması işleri onun için biraz zorlaştırır. Bir de aile dostlarının oğlu Tunahan da aynı okulda müdür yardımcısı olunca işler daha bir karışır. Ailelerin çöp çatma zamanı gelmiştir, kızımız aşkı bulmadan önce gönül maceraları yaşamak istiyordur ama etrafta bu kadar muhbir varken ne mümkün. Gel zaman git zaman bu ikili birbirlerinin ortak noktalarını keşfederler. Ortaya sıcacık edebiyat dolu bir aşk hikayesi çıkar.
Yine final yapan bir hikaye bu arada.

3. Ben Prenses Değilim - lyssablack
Naz Atalay adındaki karakterimizin anlatımıyla okuduğumuz bir hikaye bu da. Naz bir gün babasının ayarladığı bir iş görüşmesine gider. Hava alanında onu almak için gelen kişiyi beklerken artık üst üste gelen sinirleri tepesine çıkar ve karşısındaki adama çatmaya başlar. İyi bir başlangıç yapmayan ikilimiz birbirlerinin gerçek kimliklerini öğrendiklerinde ortaya itiş kakış dolu bir ilişki çıkar. Zamanla arkadaşlık, aşk ve gizli sırlar gün yüzüne çıkar. Bakalım beyaz atlı prens Atlas ve ısrarla prenses olmadığını iddia eden Naz ne maceralar yaşayacaktır?

Evet. Bu sefer ki liste bu kadar. Üçer üçer anlatıyorum hikayeleri Wattpad serisinde. Hem bana hem de okuyacaklara kolaylık olur. Üç hikayemizde final verdi bu arada. Arada bir özel bölüm geliyor sanırım. Bakar olun yine de. Okumak isteyenlere Wattpad'in bana göre kaliteli birkaç hikayesi böyle. Eğlenmenizi ve gülümsemenizi dilerim.
Mutlulukla kalın.

31 Ocak 2019 Perşembe

Wattpad Hikaye Önerileri - 2

Merhabalar.
Daha önce wattpad platformunda diğer hikayelerden ayrıldığını düşündüğüm, kaliteli kitapları size tanıtmıştım. Okumak isterseniz buraya tıklayınız. Üniversitenin ilk seneleri daha çok haşır neşir olsam da son birkaç senedir daha seçici olmaya hatta bazen tamamen hayatımdan çıkarmaya başladım. Ara ara sadece çok beğendiğim hikayeleri yeniden okumak için uygulamaya giriyorum. Eğer aramızda wattpad kullanıcıları varsa bu hikayelere mutlaka göz atınız.

1. Yokluğunda Sen - thealbatros
İçinde acı dolu bir aşk hikayesi barındıran bir kitap. Kavuşmuşlar ama tamamlanamamışlar. Her keman sesinde, her sonbahar düşüncesinde hikayenin baş karakteri Nur'un yüreği bir kez daha parçalanıyor. Tabii sizin de. Asrın ve Nur'un naif ve kırılgan aşkını okumak isteyenler göz atabilirler. İçinde bol bol şiir dizesi ve Türk sanat müziği şarkıları da bulacaksınız.

2. Perşembe - birisinden
Hikayenin başında komada bir adam vardır. Baş ucunda da ondan gözünü ayırmaya korkan bir kadın. Yine kavuşulan ama tamamlanamayan bir ilişki. Galiba arada saklı şeyler olunca bu hep oluyor. Selen kocasını belki de dünyadaki her şeyden çok sevmektedir. Ama onun kayıtsız tavırları da bir o kadar yaralamaktadır onu. Sonra bir gün adamın bilgisayarındaki günlüğünü görür.
Selen günlüğü okudukça sizinde beyniniz oradaki gerçeği çözmek için adeta yarışacak. "Gerçek mi bu?" diye düşünüp, "Bunu ona nasıl yapar?" diyerek kahrolacaksınız. Baştan sona sürükleyici bir hikaye. Benim gibi yürek kırgınlıklarını sevenler bayılacaktır.

3. Acı Tütün - blumargherita
Hikaye Adıyaman'da geçiyor ve bu yüzden şiveli konuşmalarla yazılmış. Ben oralarda nasıl konuşulduğunu bilmiyorum o yüzden doğru mu yazılmış kelimeler kıyaslayamam. Ama hikayeye çok samimi bir his katıyor. Zeliş; babası, üvey annesi ve küçük kardeşleriyle köyde yaşayan, geçimlerini tütünden sağlayan bir kızdır. Yağmurlu bir gün tarlaya inmesi gerekir ve orada başına çok kötü bir şey gelir. O an imdadına yetişen amcasının oğlu Kadir'dir. Bir şekilde kader onları evlenmeye zorlar. Ama hikaye burada bitmez. İşin içinden öyle gerçekler öyle acılar çıkar ki. Sonundaki mutluluğu görmek için elinizden bırakmak istemezsiniz.
Bu hikayenin ikincisi de var. Nemrudun Gelini. Zaten birinciyi bitiren hemen diğerine geçmek isteyecektir. Köydeki yaşantıyı, oradaki insanların düşünce yapılarını, köyden şehre gelen insanları karşılaştıkları olayları çok güzel anlatan bir kitap. Şans verin derim.

Evet benim bu seferki üçlüm böyle. Wattpad okuyanlar için güzel alternatifler olsun istiyorum. Kendi adıma orada kaliteli hikaye bulmak zor olmaya başladı. Sizinde platformda bildiğiniz güzel hikayeler varsa yorumlara beklerim.
Mutlulukla kalın.

13 Ocak 2018 Cumartesi

Emma - Jane Austen 'Okur Yorumu'

Merhabalar.
Sınavlar bitti, derslerden geçildi, tatil başladı. Pek tatil gibi geçmese de hafifletilmiş okul dönemi denilebilir benim için. Finallere çalışırken okuduğum bir kitabı tanıtmaya geldim sizlere.
Jane Austen artık herkesin bildiği bir yazar oldu. En meşhur kitabı Aşk ve Gurur olsa da yazar en çok Emma kitabını severmiş. Bence bunda yazarlık yeteneklerinin en iyi gösterildiği kitabın bu olmasının da etkisi büyük.
Emma'nın konusuna gelirsek; Harfield kasabasında yaşayan her yönden pek çok rahatlığa sahip bir hayat yaşayan Emma'nın olgunlaşma süreci diyebiliriz. Öncelikle Emma'nın kişilik özelliklerinden başlayalım. Küçük bir yerde, sayılı zengin ailelerden birinin kızı olması bile onun belli bir kibre sahip olduğunu bize anlatabilir. Ama neyse ki bu kibir sosyete kurallarında hoş hatta gerekli sayılabilecek bir seviyededir. Annesini erken yaşta kaybetmiş, ablası ve fazla evhamlı babası ile bir başına kalmış kızımız dadısı tarafından çok iyi yetiştirilse de çevrenin onu her şeyde çok iyi bulup pohpohlaması ile öz güveni yüksek biri olmuştur. Kitabın başlamasıyla Emma'nın dadısının evlendiğini öğreniriz. Hatta Emma bu yakınlaşmayı önceden sezdiği için önsezilerinin çok iyi olduğunu iddia eder. Ve kitap boyunca bu özelliğini kullanarak doğru-yanlış vardığı sonuçları okuruz.
Emma özünde çok aklı başında ve akıllı bir kızdır. Ancak her şeyden hemen sıkılması ve kendini geliştirmeye gerek duymaması aile dostları Mr. Knightly'yi rahatsız eder. Hatta hemen her konuda ona yanlışı söyleyen yegane insandır.
Çöpçatanlık hevesi kitap boyunca pek çok kalbi kırsa da birazcık Mr. Knightly'nin yol göstermesi ile de hatasını anlar ve kabul eder. Bu da onun sevilebilir yanlarından biridir.
Ben kitabı okumadan önce bazı sürprizleri bildiğim için şok etkisi yaratmadı ama bilmeyen biri için çok şaşırtıcı kısımlar olduğunu söylemeliyim.
Tabii Jane Austen klasiği olarak sonunda herkes mutlu ve evli olacaktır. Merak ediyorum yazar kitapları şimdi yazsa hala karakterleri evliliğe sürükler miydi? :D
Severek okuduğum -olayları bilsem bile- eğlendiğim bir kitap oldu Emma. İlgilenenler tereddüt etmesinler.
Mutlulukla kalın.

8 Aralık 2017 Cuma

Kürtaj 'Tarihi Bir Aşk Romanı, 1966' - Okur yorumu

Merhabalar.
Öneri Makinesi'nin önerisi ile aldığım bir kitap Kürtaj.
Richard Brautigan'ın okuduğum ilk kitabı. Kolay okunan ama geç anlaşılan cümleleri var. Birazcık kendinizi yazar gibi düşünmeye zorlamanız gerekebilir. Ve emin olun bunu yaptığınızda gündelik yaşantıda bir hayalin içinde karmaşadan uzak kalmanın anahtarına sahip olacaksınız.
Kendi adıma, romandaki karakter gibi ben de kalabalık ortamlardayken bir an kendi hayal dünyamda kaybolup geri bulunduğum zamanı kavradığımda bir anlık şaşırıyorum. Neden orada olduğumu ya da çevremdekileri yeni keşfetmiş gibi bir çarpılma yaşıyorum. Bu yüzden satırlarda böyle izler görmek beni sevindirdi. Yaşantımız içinde bazı belliliklere takılmak ve onlara duygusal anlamlar yüklemek kıymetli bir uğraş benim için. Eşyalara bu kadar değer verilmemesi söylense de hayatta çoğu insandan daha değerli objelerim var benim.
Neyse kitaba geçersek arka kapak yazısı başta hiç anlaşılmasa da kitabı okuduktan sonra konuyu sırasıyla çok iyi tanımlayan kelimelerden oluştuğunu görüyoruz. Asla ayrılmaması gereken bir kütüphanede çalışan kahramanımız bir gün dünyadaki en güzel kızla tanışır. Vida. V-(ay)-da.
Vida bedenen erken olgunlaşmış ve bunun şikayetçisi biridir. İnsanların bakışları ve onun salt dış görünüşüne karşı sergiledikleri tavır kendi bedeninden nefret etmesini sağlamıştır. Kütüphaneciye yazdığı kitabı teslim etmeye geldiğinde ondan etkilenir. Gerisi başlıktaki gibi bir kürtaj macerası ve Meksika'ya doğru yolculuk.
Kitabın arkasında;
6:45 okuru göz ardı etmemelidir ki:
"mutlu insanların öyküsü yoktur"
der.
Kütüphaneye kitap getiren herkes de bu tanıma uyar bence. Getirdikleri kitapların konusu ve insanların özellikleri çok iyi seçilmiş. Bu da yazarın iyi bir gözlem yeteneği olduğunu gösteriyor.
Bir kaç tane de kitapta beğendiğim cümleleri bırakayım.
Düşünü yarıda kesmek hiç hoşuma gitmedi. Bir düşün nelere değebileceğini bilirim, ama ne yazık ki... "Merhaba," dedim.
Vida'yla ilk karşılaştığımda yanlış bir bedenin içindeydi ve insanlara bakamadığı açıkça belli oluyordu, içinde olduğu şeyden sıyrılıp çıkmak ve ondan saklanmak ister gibi bir hali vardı.
Ne yazık ki aşkın masumiyeti yalnızca yükselen fiziksel bir durumdu, öpücüklerimiz gibi şekillenmiş bir şey değil.
Sanki bir zaman kapsülüne girmiş de yeniden dünyaya dönmüş gibiydik.Çocuklar hala doktorun muayenehanesinin önünde oynuyorlardı ve onlarsız bir hayata doğru giden, birbirine tutunan, sıkıca sarılan şaşı şaşı bakan bu iki gringonun cadde boyunca ilerleyişini seyretmek için bir kez daha Hayat oyunlarını ara verdiler.
Mutlulukla kalın.

5 Aralık 2017 Salı

Kolera Günlerinde Aşk - Okur Yorumu

Merhabalar.
Taze biten bir kitabın tanıtımıyla karşınızdayım. Daha önce hiç Gabriel García Márquez kitaplarını okumamıştım ve bunu duyan herkes hemen başlamamı, çok beğeneceğimi söylüyorlardı. Haklıymışlar.
Yazarın anlatımı harika. Tanıtımda dediği gibi 'büyülü gerçeklik' sarıyor dört bir yanınızı.
Ancak şunu da söylemeliyim ki öyle okurken başka şeylerle ilgilenmeyi unutun. Tüm ilginizi kendi üzerine istiyor kitap. Sık paragraflar, uzun, süslü cümleler var. Bazı yerler dalgınlığıma geldiğinde tekrar tekrar okumak zorunda kaldım. Hatta bazı oyunbaz cümleler vardı ki çok hoşuma gitti hemen altı çizildi. Evet bir değişiklik daha kendi hakkımda, artık kitapta beğendiğim yerlerin altını çiziyorum. Koyu yeşil kalem kullandığım için hem yumuşak bir görüntü oluşuyor hem de yeşil sonuçta, aşık olduğum renk, bu yüzden aralarda kitabı karıştırırken yeşil çizgiler görmek beni mutlu ediyor.
Kitabın konusuna gelirsek; en genel tabirle aşkın çeşitli hallerini anlatan bir eser.
Kitaptaki her duygu, hatta belki de hiçbir duygu, bana göre aşk değildi. Ama gerçek hayattaki aşktı. O efsanelerde anlatılan aşk sadece bir hayal çünkü bana göre. İnsanoğlu olarak her şey gibi aşkı da kendi istediğimiz şekline benzettik. Artık aşk çok çeşitli bir şey. Belki de hep öyleydi.

Kitap;
Yıllar boyu bekleyen bir aşığı anlatıyordu Florentino Ariza ile...
Mantığında aşka dahil olabileceğini gösteriyordu Fermina Daza ile...
Ve aşkın denge demek olduğunu savunan ve dengeli bir aşık olan Doktor Urbino'yu tanıtıyordu.

Daha bunlardan başka sayamayacağım çok aşk vardı. Tarafları kahramanlarımız olan ya da olmayan. Her biri farklı şekilde sevdi, her biri farklı zaman sürdü ama hepsi de aşktı. Herkes bunların aşk olduğunu düşünüyordu.
Karakterler öyle iyi tahlil edilmişti ki hiç birinden beklemediğim şeyleri yapmadılar. Gerçek hayatta bile biraz dikkatli baksak görebileceğimiz kadar gerçektiler. Ve çok eski zamanlarda yazılmasına rağmen bence insanların aşkı yaşayışı hala aynı kalmış.
Bir de özellikle kitabı okurken karakterleri yargılamayın. Sadece olan bitenden haberdar olmaya bakın. Sebebi aşk olan eylemlere kızmak bana çok zor geliyor çünkü.
Hiç başımıza gelmeyecek olsa da umarım bu hayatta bir yerlerde aşk gerçekten vardır.
Ne şekilde olursa olsun.
Mutlulukla kalın.

26 Kasım 2017 Pazar

Wattpad Hikaye Önerileri

Merhabalar.
Artık fazlaca yaygınlaşmış olan bir mecra da wattpad oldu. Benim jenerasyonum lise yıllarında bunu keşfetmiş olsa da ben üniversitesinin ilk senesinde bir arkadaşımın önerisi üzerine siteyle tanıştım.
Bu kadar yaygınlaşması üzerine de beğendiğim birkaç hikayeyi sizlere tanıtmak istiyorum.

1. Eşkıya - Sitaare
Eski zamanlardan bize ulaşan müthiş bir kurgu.
Okurken insan cümlelerin ağırlığı ta içinde hissediyor. Üzerine defalarca okuyup kafa yorulacak o kadar çok paragraf var ki.
Sanki Arslan tüm bu adaletsiz, bizi tüketen dünyaya karşı duyulan bir isyan, Asude ise zamanında zihnine çekilen setler ardında kendini aşıp yaşamaya çalışan insan. Ne desem eksik kalan bir efsane Eşkıya okurken anlayacaksınız.
Özellikle yazarı yaptığı açıklamalarla bile hayranlığımı kazanan birisi. Çok donanımlı ve derin biri olduğunu düşünüyorum. Onun kalemini bundan sonra kolay kolay bırakmam zaten.

2. Çirkin Adamın Ütopyası - Siyah seven gök kuşağı
Daha bir gün oldu keşfedeli ama hemen sevgimi kazandı. Yazarı hakkında hiçbir fikrim yok çünkü henüz ilk bölümlerindeyim hikayenin. Dün final bölümü yayınlandı bu yüzden gönül rahatlığıyla ve epey bir merakla okuyorum. Sanıyorum bu gece biraz geç uyuyacağım. :)
Ne diyeyim ki keşke ben Ela olsam Tarık'ı da gönlümde taşısam.
Yüreği güzel adamlarla tanışmanız dileğiyle...

3. Çile - Nokta virgül
Ahh, öyle bir hikaye ki ciğerimi delip geçti okurken. Kahramanıyla adaş olmam üzerine dikkatimi çekti ve okuduktan sonra onda kendimi görmemle sol yanımda yer etti. Çok bizi anlatan tarafları olan bir hikaye. Hoşgörüsüzlüğümüzü, adet - görenek diye çevremizdekilere yaptığımız kötülükleri, ön yargının asıl kendi kendimizi çürüttüğünü ve daha nice acıyı...
O kadar anlamlı söz birikti ki ondan geriye, öyle çoşkun bir aşka şahitlik ettim ki. Böyle anlatımlardan sonra daha azını hayal etmek bile istemiyor insan.
Ve çokça göz yaşımı bıraktım ardından. Yeniden okusam hala geceye süzülecekler bundan eminim.

Pişman olmayacağınızı düşündüğüm üç güzelliği bırakıyorum buraya. Daha başkaları da ilişirse gözüme yazarım. Umarım güzel yerlere gelirler ve ben de oluşturdukları etkileyiciliği hiç kaybetmezler.
Mutlulukla kalın.

30 Ağustos 2017 Çarşamba

'Ve Dağlar Yankılandı' Okur yorumu

Merhabalar.
(* olan kısımlar spoi tehlikesi içerir.)
Staj zamanı bol bol boş zamanınız olur. Bunları da değerlendirmenin en güzel yolu kitap okumaktır bence.
Bu kitabı staj yaparken okudum. Sık sık bölündü. Yeri geldi birkaç gün yoğunluktan okuyamadım, yeri geldi tüm gün elimden düşmedi. Ama öyle bir hikayesi vardı ki bir saniye aklımdan çıkmadı. Her bıraktığım yerde bir sonraki cümleyi merak ettirdi.
Khaled Hosseini'nin hiçbir kitabını okumadıysanız da adını mutlaka duymuşsunuzdur. Ben lise yıllarımda tanıdım yazarı ve ondan sonra ne yazsa okurum dediğim kişiler arasına girdi.
Bu kitabı diğerlerinden daha iyi olmuş kesinlikle. Karakterler çok ama her biri bir yerden birbirlerine bağlılar. Hep acaba ilişkileri ne çıkacak diye merakla okuyorsunuz, her bölüm de sizi şaşırtıyor. Ve de bu sefer karakterler gerçekten insancıl tepkiler veriyorlar. Önceki kitaplarda iyi olan hep iyi, kötü olan da hep kötü yansıtılmıştı. Ama bu kitapta hata yapan da takdir toplayan da aynı insan. Her yönüyle tanıyoruz karakterleri. Özellikle kendi iç hesaplaşmalarının anlatılması onları daha çok benimsememizi sağlıyor.
Kitap dokuz hikayeden oluşuyor. Biz ilk başta Abdullah ve Peri'ye babalarının anlattığı masalı dinliyoruz. Daha sonra da çölün ortasında Kabil'e giderken küçük Abdullah'tan hikayelerini dinliyoruz. O zaman ki imkansızlıkla babaları Peri'yi Kabil'deki birine evlatlık veriyor ve çocukların hayatında tarifsiz bir yıkım yaşanıyor. Ve böylece karakterlerimizin hayatlarına dokunan insanları tanıyoruz. Her karakterin geçmişini, düşüncelerini öğreniyoruz.
*
Kitap öyle alıyor ki insanı içine sanki kutudan çıkan tüyleri okşuyorsunuz Abdullah'ın parmaklarıyla. Pervane'nin kıskançlığı sizin kalbinize doluyor. Daha sonra Masume'yle çaresizliği hissediyorsunuz. Nila'nın ihtirasına kapılıyorsunuz. Nebi'nin aşkını yaşıyorsunuz, elinizi uzatamadan sevdiğinize. Savaşı öğreniyor zihinleriniz. Acıyı fark ediyor. Bir zamanlar birileri çok acı çekmiş, belki hala da çekiyor diyorsunuz. O zaman eli silah tutan kimse olmasa keşke diyorsunuz. İnsanlar bir an için unutsa kötü olmayı. Sonra Amra ile hastane koridorlarında koşturuyorsunuz. Birkaç kişiye daha deva olabilmek için. İdris olup Timur'a eğiliyorsunuz. Ama gün geliyor beğenmediğiniz o adam sizin yapmadığınızı yapıyor. Sonra bir gazeteciden itiraflar duyuyorsunuz. Bir babaya olan hayranlığınızı yitiriyorsunuz. Sonra kardeş kazanıyorsunuz, aile ne demek onu öğreniyorsunuz. An geliyor sınırlandırılmanın ne denli zor olduğunu ama o sınırlara alışınca da adım atmaya korktuğunuz keşfediyorsunuz.
Ve kavuşuyorsunuz.
*
Yüzünüzde buruk bir tebessüm kalıyor kitap biterken. Bunları yaşamış olan insanların olduğunu bilmenin ağırlığı yükleniyor içinize. Savaşı gören ve hayatları güç uğruna her şeyi yapan insanların elinde mahvolan insanlar.
Sürükleyici ve keyif verici bir kitap Ve Dağlar Yankılandı. Kitabın içinde geçen ve aklınıza kazınacak bir ninninin sözleri de Furuğ Ferruhzad'ın bir şiirinden esinlenilmiş. Şairi tanımıyorsanız şiirlerine göz atın derim.
Bir de sahaflardan alış veriş yapmanın güzelliğini ekleyeyim şuraya. Ben kitap ilk çıktığı andan itibaren hep almak isteyip erteliyordum. Bir gün hep gittiğim sahafta görüp aldım ve aldığım kitap birinci baskıydı. O zaman fark etmemiştim ama sonradan görünce ayrı bir mutlu oldum. Normalde böyle çabalarım yoktur yalnız ilk baskıya sahip olmanın da farklı bir hissi var bana göre.
Mutlulukla kalın.

17 Mart 2017 Cuma

'Tehlikeli İlişkiler' Okur Yorumu

Merhabalar.
Önceden bahsettiğim kitabın tanıtımı için buradayım.
Tehlikeli İlişkiler: Tabulara ilk saldırı!
Kitap mektuplaşmalardan oluşuyor. Ben eski zamana hasret biri olarak mektuplarda gezinirken çok mutlu oldum. Yazı dili, kullanılan özlü sözler, kişileri karakterleri pek çok şeyi gözleme imkanı buldum. Dünyaya yeniden gelsem her halde 18. yüzyılın İngiltere'sinde olmak isterdim. Tabi bir leydi olarak. :D Hayallerimizde biraz şımartalım kendimizi değil mi?
Kitabın konusu şöyle; yakın arkadaş olan Markiz de Merteuil ve Vikont de Valmont aşkı bir 'baştan çıkarma' oyununa dönüştürmüştürlerdir. Bir gün Markizin eski sevgilisinin uzaktan bir akrabasıyla evleneceği haber gelir. Kont de Gercourt adındaki bu adam Markizi başka biri için terk etmiştir. Bunun öcünü almak isteyen Markiz de Merteuil, Vikont'tan akrabası olan genç kızı (Cecile Volanges) baştan çıkarmasını ister. Ama Valmont kızın çok küçük olduğu üstelik yeni hedefinin başka bir kadın olduğunu söyleyip reddeder. Başkan'ın eşi Madam de Tourvel görevlerine sıkı sıkıya bağlı, ahlak timsali bir kadındır ve Valmont'un yeni hedefidir. Markiz de eğer başarırsa onunla beraber olacağını söyleyerek anlaşma yapar. Daha sonra işler öyle bir karışır ki tabir yerindeyse kimin eli kimin cebinde anlaşılmaz.
Benim yorumuma dönersek, ben Markiz de Merteuil karakterine bayıldım. Onun mektuplarını heyecanla bekler oldum. Hele kendi hayatını anlattığı o mektupta 'vay be!' dedim. Böyle kurnaz karakterler beni kendilerine hayran bırakıyorlar. Markiz'in yaptıkları her ne kadar kabul görmese de çok güçlü bir kadın örneği çizmişler anlatırken. Vikont de Valmont ise sonuna kadar umudu kesmek istemesem de gerçek hayatta aşk diye bir şey olamayacağını bana gösteren bir karakterdi. Kitapta Markiz de dahil onun Madam de Tourvel'e aşık olduğu düşünülse de ben onun duygularını bir mektubunda yazdığı şu kelimelerle ilişkilendiriyorum.
"Artık ben sadece onu düşünüyorum: Gündüz aklımdan çıkmıyor, gece düşlerimden. O kadını kesinlikle elde etmeliyim, yoksa ona aşık olma gülünçlüğüne düşerim: Muradına erememiş arzu, insanı, Tanrı korusun, nelere sürüklemez?"
Sadece hırstı onun ki ve kendini diğerlerine beğendirme meselesi. Bunu Markizin mektuplarıyla ona ne isterse yaptırmasından da anlıyoruz zaten.
Kitap gerçek olaylardan yola çıkarak o dönemin toplum yapısındaki çatlamaları eleştiriyor haliyle. Birkaç uyarlamasını da izlemiştim kitabın orada hep Markiz de Merteuil'in Vikont'a aşık olduğu sonucu çıkıyordu ama ben buna inanmıyorum. Markiz kendinden başkasını sevebilecek biri değildi. Sadece Valmont'un ilgisini seviyordu ve onu kaybettiğini düşündüğü için bu kadar tepki gösterdi. Jang Dong Gun'un aurasıyla yıkıp geçtiği film olan Dangerous Liaisons filminde Markizin odasının ayna kaplı olması da çok anlamlı bir detaydı bence. Oradaki oyuncu hem güzeldi hem de aynada kendine öyle bir bakışı vardı ki kesinlikle dünyanın en güzel kadını olduğunu düşündüğünü anlıyorsunuz. Gelin görün ki yazar -bu tür kötü karakterlere olduğu gibi- Markiz de Merteuil'i de cezalandırdı. Cezası benim düşüncelerimi de destekler nitelikteydi zaten.
Kısacası iyi gözlemlenilmiş karakterlerden oluşan, merak uyandıran bir kitaptı. Benim konusu ve geçtiği tarihe ayrı bir ilgim olduğu için sevdiğim kitaplar arasında yerini aldı.
Yayın evinin kitaplarının formunu da çok beğendiğim için kitap alışverişinde anlattığım o tatlı sahafta görür görmez aldım. Ben lisedeyken kütüphanedeki çoğu klasikler Bordo-Siyah yayın evindendi. Bu yüzden de bir nostalji oldu.
Şimdi beğendiğim birkaç alıntıya bakalım ve veda edelim.
*
Aşk kendi başına bir duygudur, sakınganlık onun önüne gelebilirse de sonradan yenemez; bir kere doğdu mu, artık ya bütün ömrünü sürer, ya da büsbütün umut kesilirse o zaman, ancak o zaman ölür.
*
Benim yaşamım onun mutluluğu için gerekli olduğu sürece hayatın gözümde bir değeri olacak, ben de kendimi talihli sayacağım.
*
Aşk daima bize kusursuz, sonsuz bir mutluluk hayal ettirir, öyle bir mutluluk getirecek diye bizi kandırır.
İnsanı aldatır o umut; o kadar da yer eder ki ona artık veda etmek zorunda olduğunuzu anladığınız zaman bile, onu yitirmez, bir gönülde sevda ile her zaman beraber gelen o pek gerçek acıları bir kat daha artırdığı anlarda bile gene ona kapılırsınız.
*
Tehlikeli bir ilişki, insanın başına meğer ne belalar getirirmiş!

Evet bugünlük bu kadar. Vize çalışmaları beni bekler. Bir an önce yazıp aklımdan atıyorum bu yazıyı da. Okumak isteyenlere duyurulur. Bir kez daha kitaplar iyi ki var diyor ve sizlere veda ediyorum.
Mutlulukla kalın.

28 Kasım 2016 Pazartesi

'Kendine Ait Bir Oda' - Okur Yorumu

Merhabalar.
Henüz bitirdiğim ve bana ısrarla ‘başkaların eleştirilerini düşünmeden kendin için yazmalısın’ diyen bir kitapla karşınızdayım.
Kendine Ait Bir Oda – Virginia Woolf
Konusu itibariyle kitap, yazarın Cambridge Üniversitesi’nde okuyan öğrencilere yaptığı konuşmalardan oluşan bir denemedir. Feminist düşüncenin bilinen isimlerinden biri de Virginia Woolf olduğu için ana fikrin kadın erkek eşitliğine dayandığını söyleyebiliriz. Woolf’a göre bir kadının bulunduğu dönemde başarılı bir yazar olması için yılda beş yüz bin paunda ve kendine ait, kapısında kilidi olan bir odaya ihtiyacı vardır.

2 Ağustos 2016 Salı

'Kalp Sızısı' Okur Yorumu

Dünyaya yeniden gelsem kesinlikle eski zamanın İngiltere'sinde doğmak isterdim. Bunun en büyük nedeni ciddi ve aşırı saygı barındıran konuşmalardır eminim. Daha sonra mühürlü mektuplar, şapkalara uydurulan kurdeleler, aşırı özenli balolar, bitmek bilmez çay saatleri...
Daha o kadar çok şey sayabilirim ki.
Kitaplardan okuduğum ve hayallerimde yaşadığım her şey için isterdim bunu.
Bir de şu bendeki bitmek bilmez 'kendi zamanını kabullenememe' durumu yüzünden sanırım bu özenti hali.
Eminim benim dışımda böyle hisseden yüzlerce kişi vardır. Ama insan hisleriyle tek başına hesaplaşıyor ne yaparsın.
Evet daldan dala konan girizgahtan sonra asıl konumuza gelirsek; kitabımız bizi o eski 20. yüzyılın başlarındaki İngiltere'ye götürüyor. Ve orada dünyanın en güzel duygusunu aşkı anlatıyor.

Konusuna geçmeden önce kitabı hemen burada eleştirip beni büyülen kısımlara bulaştırmamak istiyorum. Kitap eski zamana ilgisi olanlar için muazzam. Gerek konuşmalar gerek mektuplaşmalar fazlasıyla doyuruyor sizi. Diğer taraftan saf ve engellere rağmen unutulamayan bir aşk arayanlar için de tebessüm ederek okunacak bir kitap. Yalnız şöyle de bir gerçek var ki dünyaca ünlü yazarların kitapları kadar da kusursuz değil. Ama siz birkaç günlük boşluğunuzda hafif bir şeyler okuyup kafa dağıtmak ve sonunda da mutlu olmak isterseniz gönül rahatlığıyla önerebilirim.
Konumuza gelirsek kitap; zamanın çıt kırıldım hanımlarından epey bir farklı olan Jane Champion ve onun yakın arkadaşı olan yakışıklı ressam Garth Dalmain arasında yaşanan aşkı anlatıyor. 
Jane, otuz yaşında, kendi ekonomik bağımsızlığını ilan etmiş, diğer hemcinslerinden hem giyiniş hem de tavır olarak tamamen zıt karakterde bir kadındır. Pek çok yakın dostu olan ve onlar tarafından da bir abla veya anne gibi sevilip sayılan biri olmuştur. Garth ise güzel olan her şeye hayran olan bir ressamdır. Hala çocukluktan kurtulamamış, gördüğü her şeye sanatsal bir gözle bakan, neşeli biridir.
Bu iki yakın arkadaş Jane'in teyzesi Düşes'in düzenlediği 'en iyi toplantı'ların birinde bir araya gelir ve sohbet ederler. Kitap başlangıçta bu karakterlerin yaşamlarını anlatarak başlar. Asıl kurgu ise bu toplantının sohbet konusu ile açılır. Konuşmalar uzayıp giderken akşam yapılacak olan müzik ziyafetinin onur konuğunun geceye katılamayacağı haberi gelir. Buna çok üzülen Düşes'in halini gören Jane ise 'Gül Bahçesi' adlı parçayı kendisinin söylemesini teklif eder. 
Gül Bahçesi
İşte bu andan sonra hayatlar birden değişir. Jane piyanoda şarkıyı çalıp da aşağı indiğinde kendisi gölgeler arasında bekleyen büyülenmiş bir Garth bulur. Genç adam o anda ondaki büyülü ışığı görmüş ve genç kadına tutulmuştur. O bir hafta -Jane olayın tam farkında olmasa da- genç adamın aşırı ilgili halleriyle sürer gider. Daha sonra araya birkaç günlük bir ayrılık  girer. Jane bu sırada içindeki sıkıntıya bir türlü anlam veremese de genç adamı görünce her şeyi unutur. Ve o buluştukları gece Garth tüm duygularını itiraf edip Jane'e evlenme teklif eder. Ama Jane belli nedenlerle bunu kabul etmez ve bir dünya turuna çıkar.
Aradan üç yıl geçer ve bizim güzel her şeye hayran olan genç ressamımızın başına bir felaket gelir. Karanlıklar Ülkesinde yaşamaya mahkum olmuştur ve ruh sağlığı çok kötüdür. Bunu duyan Jane zaten daha fazla dayanamadığı ayrılığı bitirmek ister ve onu görmek istediğini belirten bir mektup yazar ancak kabul edilmez. Bu sefer ise çaresiz aşık çılgın bir yolla sevdiğine kavuşmaya çalışır.

Evet şu andan itibaren benim kitapla ilgili spoi barındıran düşüncelerimi okuyacaksınız.
Jane alımsız bir kadın olarak anlatılıyor kitapta. Bu yüzden de ben 'bir gün benden sıkılmasına dayanamam' diyerek evlilik teklifini reddetmesini biraz haklı buldum.
Ve Garth ile en baştaki toplantıda yaptıkları sohbette geçen o 'her sabah kahvaltı masasında görmek isteyeceğim bir yüz değildi elbette.' cümlesiyle geçen gerekçeler tam anlamıyla içimi parçaladı. Bir kadının bunun ihtimalini düşünmesi bile felakettir. 

Daha sonra 'Tek Kadın ve Tek Adam' üzerine olan konuşmalarda bayılarak okuduğum yerlerdi. Ortak arkadaşları olan Doktor Deryck geldiğin de Jane ve Garth ile yaptığı konuşmalarda her kalp ağrısı çekene böyle bir doktor lazım dedirtti.
Jane'in doktora gönderdiği mektupta kendi durumuna benzettiği Kızıl Deniz'i geçme hikayesi de sanki 'hayatım ancak ilahi bir gücün yardımıyla düzelebilir' der gibiydi ve daha sonraları söylenen kilise ezgileri ve edilen dualarda istenilen aşka inandırıcılık kattı. Çünkü insan yaratıcısına en çok darda kaldığı zaman koşar. Ve biliriz ki bu içimizde büyüyen sıkıntıyı ondan iyi anlayan ve geçirmeye kudreti olan bir başkası yoktur. 
Kilise bölümden unutulmaz bir ezgi
Ah bir de yetenekli ressamımızın çizdiği tablolar var ki her şeye rağmen içinde az da olsa şüphe bulunduran Jane'in tüm tereddütlerini silip atmıştır.



Ve birazda o ilk itiraf gecesinde genç kadının hayaline bir göz atalım.
Mutlu musun sevgilim?
Kusursuz bir mutluluk bu!
Şimdi de okurken kurgu ile birlikte tam olmuş dediğim, beni etkileyen ya da kendimce 'Evet, doğru' dediğim yerlere bir göz atalım.
*
*
 *

*

Ve sanatçı ruhlu aşığımızın bestesi.

Evet, sizde boş zamanınızda birkaç yüzyıl uzaklaşmak ve fedakar bir aşk yaşamak isterseniz Kalp Sızısı'nı okumayı düşünebilirsiniz. Benim için -çıtayı çok yükselttiğimi söyleseler de- aşk romanları okumak vazgeçilmez bir şey. Keyifli okumalar.
Mutlulukla kalın.

12 Temmuz 2016 Salı

'Başucumda Müzik' Kitaptan Alıntılar

***
Bazı insanların evi yoktur.
*
Böyle ne çok şey geçmiş. Yaşarken pek farkına varmadığımız, kendi dışımızdaki dünyadan bize ancak gazete başlıklarıyla ulaşabilen yıkımlar, savaşlar, buluşlar, hiç bitmeyen bir dönüşüm onca yıl yanımızdan geçip gitmiş.
Sanki dünya da bizim gibi büyümüş ve sihrini kaybetmiş.
*
Ve bana öyle gelir ki, bütün o dağınıklığa, bütün o bölünmüşlüğe, bütün o hüzne, ayrılışlara, bekleyişlere, bütün o yalnızlıklara ve ne yaparsam yapayım anlatılması, tanımlanması mümkün olmayan özleme rağmen bu, dünyanın en güzel hikâyesidir.
Elbette her keresinde başka türlü anlatacağım, her keresinde unutuğum şeyler ekleyeceğim, ne fark eder…
*
 senden ayrı olduğum bir tek an yok
çok uzaklarda olsan bile

seni taşıyor her şey
kokular, sesler , seslenişler,
ne zamandır görmüyor gözlerim,
unuttum tanıdığım ne varsa,
bir tek senin yüzün,
çok uzaklarda olsan bile…
*

Eğer günün birinde, gerçekten de bir başkasına, “her şey silindi ve artık yalnız sen varsın,” diyebildiyseniz ya da bunu gerçekten hissettiyseniz, bunun yalnız ayaklarınızı yerden kesen değil, aynı zamanda ne korkunç bir duygu olduğunu da bilirsiniz.
*
Acaba çocukluk mu kentleri güzelleştirir anılarda? Yoksa gerçekten yıllar geçtikçe bozuyor muyuz onları?
*
Eğer, hayatımızın bir an'ına gidip orada sonsuza dek kalacaksınız deseler yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim. Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken… Öteki, bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim adamla öpüştüğüm ilk gün… 
 *
Ondan ilk duyduğum sözün “yaramazlığım” olması komik mi?
Öyle oldu.
Kim bilebilirdi ki…
*
Dev kapıdan büyük salona girip koskoca bir duvarı kaplayan o resimle karşılaştığımız zaman bir anda başıma geleni anladım.
Sanki bana, "Sana ne olduğunu gerçekten anlamıyor musun?" demek için oraya konulmuştu.
Bulutların arasında, yukarıda, o tombul, kanatlı çocuk elinde yayla uçuyordu. Yüzündeki gülümseyiş öyle tuhaftı ki, bir yaramazlık yapıp cezalandırılacağını düşünen çocuklarınkine benziyordu.
Ve onun yayıyla fırlattığı ok oradan çıktı, bütün o renklerin, bulutların, ormanların içinden gelip benim kalbime saplandı.
 Öylesine gerçekti ki bir an yüreğimde beklenmedik bir acı duydum.
"Aşk tanrısı değil de sanki küçük bir çocuk, siz de onu masum bulmadınız mı?" diye soran sesiyle kendime geldim.
Masum mu?
"Bilmem," dedim, "sanki yalnızca yaramazlık olsun diye ok atıyormuş gibi görünüyor.
Güldü. "Zaten aslında aşk da yaramazlıktan başka nedir ki?" dedi...
*
Bütün kadınların aşık olduğu adam, öyle mi?
*
Evet o'ydu. Bütün kadınların âşık olduğu adam!
Benimle çılgınlar gibi dans etmişti. Ben kendimi onun kollarına bırakmış ve ben mi yoksa bütün dünya mı dönerken her şeyi unutmuştum. Kim olduğumu, nerede olduğumu, neler olduğunu...
Üstelik yıllar sonra, o yıllar içinde belki de o ilk karşılaşmayı çoktan unutmuşken... Buraya gelip, bu salona girdiğim anda kim olduğunu bilmediğim biriyle karşılaşacağımı sanki hissetmişken...
Biri omzuma dokunmuş ve dünya farklı bir yöne doğru dönmeye başlamıştı.
İşte böyle başladı.
 Masum bir çocukluk rüyasının beni alıp bugüne getireceğini kim bilebilirdi ki?

Bugüne getireceğini, dedim... Bugüne getireceğini ama nerelerden geçerek...
*
Hayat zormuş.
Ben tabii bunu sonradan öğrendim. Yoksa hayta atılmakta hiç bu kadar acele eder miydim.
*
Evimizin ışıkları hep yanardı. Hala da yanar. Benim oturduğum her yerde ışık yanar. Savaş günlerinden kalma bir sıkıntı mı ? Belki.
*
 Ah anneciğim! Annelerin her şeyi hemen anlayabildiklerini ben çok sonra fark ettim. Tam dediği gibiydi:  İyi, munis bir adam.
Fakat içinde fırtınalar esen bir kadın, iyi, munis bir adamla ne yapar?
*

Evlenmeyi kabul ettiğim geceyi hatırlıyorum. Kendi kendime, "Sen romantik saçmalıklarla zaman harcayacak, bütün hayatını bir adamın gün boyu değişen davranışlarını izleyip manalar çıkartarak geçirecek bir kız değilsin, aradı mı aramadı mı, seviyor mu sevmiyor mu, niye öyle dedi de böyle demedi diye elinde mendil yaşayamazsın, onun için senin âşık olduğun değil, seni sevecek biriyle evlenmen en iyisi..." diyordum.
Ne acayip! Herhalde bunları o zamanlar okuduğum romanlardan çıkartmış olmalıyım.
Ah, kendini pek akıllı sanan, inanmadığı kaderi kendi elleriyle yaratacağını düşünen zavallı insanlar...
*
Bazı insanlar hayatlarını kendi istedikleri gibi kurarlar. Geri kalanlarsa onların yaptıklarını birbirlerine anlatıp dururlar.
 Ben başkalarının hayatlarını anlatarak ömrümü geçirmek istemedim.
Varsın başkaları benim hayatımı anlatsın.
Bana, kocama bağlı olduğum için mi saygı duyacaklardı? Kurallara karşı gelmedim diye mi? Onlar arkamdan konuşmasınlar, birbirlerinin kulağına bire bin katıp beni anlatmasınlar diye bütün hayatımı onların istediği gibi mi geçirecektim? 
Tabii ki yapmadım. Umurumda da değildi zaten.
Hiç değer vermediğim insanların benim için ne düşündüğünden bana ne?
Vız gelir bana!
Küçük bir çocukken bile acırdım onlara. Annemin arkadaşları gelip, çaylarını içerken onları izlerdim. Kocalarından ve belki de hiç tanımadıkları insanların hayatlarından başka anlatacak bir şeyi olmayan bu mutsuz kadınlara hep acıdım.
Onlar hep içlerinden geçeni, aslında söylemek istediklerini söylemeyip başkalarının duymak istediği cümleleri kurmaya çalışan insanlardı.
Kendi kendime derdim ki, beni ateşlerde yaksalar bile bunlara benzemeyeceğim. Ben başkalarının duymak istediği cümleleri kurmayacağım.
Benzemedim.
*
Hepimiz o sıradan kadınlardan biriydik. Kocalarımızın başarılı olması ve bize daha çok şey alabilmesi için evdeki rahatı sağlayacak gönüllüler...
Fazla sorgulamazsanız, başkalarının yaptıklarını izlerseniz, doğru örnekleri seçerseniz her şey bir önceki kuşaktan bir sonrakine aktarılarak sanki gizli bir kitap birinden diğerine veriliyormuş gibi devam edip gidiyordu.
Ama böyle bir hayat bana pek sıkıcı geliyordu.
*
Ne garip, hep en sevdiklerimize en söylenecek şeyleri söylemiyoruz ya da söylüyoruz ama o zaman da onlar bizi duymuyor.
*
Sanki içimde bir başkası vardı. Çocukken konuştuğum, benimle yalnız kaldığım anları paylaşan, yanımda gittiğim her yere gelen, sevindiğimi, üzüldüğümü, kimselere söylemediğim kırıklığımı bilen, bana akıl veren, o aslında var olmayan arkadaşım büyümüş ama benimle kalmıştı. Biliyorum, çoğunuz onu tanırsınız. Hepinizin yalnızca size ait sırlarınızı bilen içinizdeki arkadaşınız... Ama siz büyürken bir gün, belki de farkında bile olmadan, acıklı bir ayrılık mektubu bile bırakmadan, gitmesi gerektiği zamanı bilirmiş gibi sessizce çekilip gitmiştir. Ne yapayım, bende öyle olmadı. Bak hâlâ burada, yıllar sonra bile şu koltukta, tam karşımda oturuyor ve halime gülüyor.
*
İşte orada aklımca kendi kendime kurmaya çalıştığım hayatın boşunalığını iyiden iyiye anladım.
Bu dünya üzerinde sağlam sandığımız hiçbir şey olamayacağını, hayatın hepimizden güçlü döngüsünün içinde savrulup gittiğimizi ve günün birinde farkına bile varmadan o döngünün dışına fırlatılacağımızı düşünüp vazgeçtim.
Vazgeçtim evet, her şeyden.
 Bir atlıkarınca gibi dönüyordu yalnızca. Ya kısacık, göz açıp kapayana kadar geçen bir an içinde mutluluktan uçacaktık ya da kendi kendimize neden orada dönüp durduğumuzu düşünmekle geçirecektik zamanımızı...
Ben birinciyi seçtim.
Hem de farkında bile olmadan.
 Babamın elinden tutmuştum, onu asla bırakmayacağımı söylemiştim ama o beni bırakıp gitmişti. Kimseyi elinden sıkı sıkı tutarak hayat boyu yanımızda tutamayacağımızı öğrenmiştim.
*
Orada, pırıl pırıl bir bahar gezintisinin beklenmedik bir sarsıntıya dönüştüğü o bahar günü kendi kendime o annelerin acısını geçmişteki hangi mutluluğun örtebileceğini düşündüm.
Ama zaman zaman bana da heyecan veren bu düşünce o gün orada, o süslenmiş evlerin arasından geçerken büyük bir korkuya dönüştü.
Söyleyin bana, o pencerelere resmi asılmış ve aslında yalnızca hayata yeni başlamak üzere olan o çocuklarla yaşanmış hangi mutluluk şimdi bu sonsuz acıya değerdi?
*
Çok zaman sonra, yıllar sonra bir gece ilk kez (ve herhalde son) çevresine ördüğü ve kendisini koruyan o düzenin dışına çıktığı, her zaman başı dik yürüdüğü yolda birdenbire yalpaladığı bir gece sesini yükseltip, "Ne sanıyorsun?" demişti, "Başka insanların yaşadığı heyecanlardan haberim olmadığını mı, o duygulara sahip olmadığımı mı? Elbette biliyorum ama bunlar insanın hayatını mahveder. Ben ne istediğimi daha çocukken biliyordum. Bildiğim için de her şeyi ona göre yaptım. Mutluluk dağların arkasında, büyük maceraların sonunda ulaştığın bilinmez bir cennette değil... İşte burada, yanı başında... Evinin içinde... Sen onu göremezken gidip de olmayan mutluluğu mu bulacaksın... Git, bul o zaman...”
*
Bazılarının tek bir hayatı var. Buna, dürüst olmak diyorlar. Her şeyi bilinen bir hayat. Her yanı görülen camdan bir kürede yaşamak gibi... Ne aptallık! Ne büyük yalan!
Yalan, çünkü, hiçbirimiz camdan bir hayat yaşamıyoruz. Belleğimizi korkusuzca açsak kim bilir neler buluruz orada. Söylediklerimizle, görüntümüzle hiç ilgisi olmayan ne çok şey... Kendimiz bile şaşıp kalırız.
Ne aptallık, çünkü, neden insan kendisini tek bir hayata tutsak etmek istesin? 
*
Güçlü bir kahkaha attı, bu kez beni omuzlarımdan tutup havaya kaldırdı, ayaklarım yerden kesilmiş, ne yapacağımı bilemez bir halde beni kollarında döndürmesini, "Kim derdi ki o küçük, yaramaz çocuk birdenbire böyle güzel bir prenses olup çıksın..." diye gülmesini izledim.
Ve tabii bütün salon...
Sonra sahnede bir kadın o şarkıyı söylemeye başladı... Peki bu da bir rastlantı mı, orada, bizim o karşılaşmamızın arkasında, o şarkının çalınması?
Violetta'nın şarkısı... Türkçesi galiba şöyle: "Doğru yoldan sapan kadın..."
*
Evet o'ydu. Bütün kadınların âşık olduğu adam!
Benimle çılgınlar gibi dans etmişti. Ben kendimi onun kollarına bırakmış ve ben mi yoksa bütün dünya mı dönerken her şeyi unutmuştum. Kim olduğumu, nerede olduğumu, neler olduğunu...
Üstelik yıllar sonra, o yıllar içinde belki de o ilk karşılaşmayı çoktan unutmuşken... Buraya gelip, bu salona girdiğim anda kim olduğunu bilmediğim biriyle karşılaşacağımı sanki hissetmişken...
Biri omzuma dokunmuş ve dünya farklı bir yöne doğru dönmeye başlamıştı.
İşte böyle başladı.
 Masum bir çocukluk rüyasının beni alıp bugüne getireceğini kim bilebilirdi ki?
Bugüne getireceğini, dedim... Bugüne getireceğini ama nerelerden geçerek...
 *
Havadan sudan konuşurken birdenbire, "Politikaya giriyorum," dedi.
"Biliyorum," dedim.
 Devam etmemi bekledi ama ben sustum.
"Ee, bir şey söylemeyecek misiniz?" diye sordu.
"Bana soruyorsunuz öyle mi," dedim, "o zaman söyleyeyim, ben size politikayı yakıştırmam..."
*
Ona göre, yapılacak çok şey vardı ve yapılmamasının tek nedeni de korkakların, tembellerin iş başında olmasıydı. Sanıyorum o günlerde gerçekten de pek çok şeyi değiştirebileceğine, o güne kadar hep aklında olan ama mutlaka bir yerde engellenen düşüncelerini bir çırpıda gerçekleştirebileceğine inanıyordu.
Evet liderler böyle insanlardı. Ama bazen düşünürüm, acaba gerçekten bir şeyleri değiştirebileceklerine, hayatı daha güzel kılabileceklerine mi inanırlar yoksa yalnızca kendilerine olan güvenlerini kanıtlamak mı isterler, bunu bilemem hiç...
*
"Buraya senin için geldim," dedi, "gittiğin günden beri aklımdan çıkmadın. Seni bir gün daha görmemeye dayanamazdım. Her şeyi göze alıyorum, boşanıp benimle evlenir misin?"
 Evet aynen böyle söyledi.
 O müzik, yüzyıllar öncesinden kalma bu mekânda, yüzyıllar öncesinin çalgılarıyla çalınan o büyülü müzik en coşkulu bölümüne gelmişti, insanı yerinden kaldıran, uçuran bir müzikti, başım dönüyordu, ellerimi dizlerimde birbirine kenetlemiştim, sanki ateş basmış gibi yanıyordu yüzüm, dudaklarım kurumuştu, orada değildim, nerede olduğumu bilmiyordum, sanki içimden biri çıkıp gidiyor ve onu tutamıyordum. Zar zor çıkan, boğuk bir sesle, "Siz delirmişsiniz..." diyebildim sonunda...
 *
İşte böyle başladı. Bir ayrılıkla...
Daha başlamadan ayrılarak...
Taksinin camından dönüp ona baktım, bir an durdu, sonra geri dönüp oteline doğru yürüdü.
Başında şapkası, ince kumaştan yazlık ceketinin arkası biraz kırışmış, biraz öne eğilerek... Yavaş yavaş inen sisin içinde...
O silik görüntü bir fotoğraf gibi aklımda.
Öyle çok tekrarlanacaktı ki...
Giderken... Hep giderken...         
Sonra zaman geçti.
Ne zaman sokağa çıksam, alışverişe gitsem, hep ayaklarım beni oraya götürdü. Kim bilir kaç kez o meleklerin olduğu salona girdim. Herhalde köşede küçük bir taburede oturup kitap okuyan üniformalı kadınlar benim o resimle gizemli bir bağım olduğunu düşünüyorlardı artık.
Kim bilir kaç kez orada, o resmin karşısında durdum ve bu yaşananların bir hayal olup olmadığını düşündüm.
Elbette bir hayaldi.
Küçük bir kadının hayali.
O ne yaptığının farkında bile değildi.
Hem farkında olsa ne değişecekti ki?
İmkânsız şeyler...
*
"Her şeyden kaçmak istiyorum," diyordu, "her şeyden... ne yaptım, nasıl yaptım bilmiyorum ve sonunda kendime hiç istemediğim bir hayat kurdum. Şimdi onun içinde, kendi hayatımın içinde bir esir gibiyim."
*
"Şu çözdüğün tabletlerde bilmediğimiz ne var, bize hayatın sırrını verecek, bütün bunların anahtarını verecek hiçbir şey yok mu?"
"Sana bir şey söyleyeyim mi," dedi yine her zamanki gibi, uzun parmaklarının arasında sigara, elini yanağına dayamış, gözlerimin içine bakıp, "binlerce yıldır aynı soruları sorup duruyoruz ve ne gariptir ki sorular gibi, bulunabilen cevaplar da fazla değişmemiş..."
*
Bir başkası olmak, yıllarla belirlenmiş hayatın dışında başka bir hayata başlamak, herkesin bilip tanıdığı benliğinizin görünmeyen yüzünü takıp gizli sandıktan çıkardığınız giysilerle süsleyerek yeni birini yaratmak...
 İki ayrı yüz, iki ayrı ses, iki ayrı biçim...
İki ayrı kadın...
Birdenbire parçalanmış bir hayatın içinde bulmuştum kendimi...
 İki ayrı hayat. Bu oyunu öğrenmek o kadar kolay değildi. Birinden ötekine hızla geçebilmek gerekiyordu. Şu üstü buzlu cam gibi resimler vardır ya, azıcık oynattığınızda resim değişir, işte onun gibi...
O günlerden en çok hatırladığım duygu, aşk, mutluluk, heyecan sanıyordum ama şimdi birden farkettim ki, huzursuzlukmuş. İnsan hayatını bölmeye kalkıştığında ilk yitirdiği şey huzuru oluyor.
*
Yaşayınca anlıyor insan. Aynı evi paylaştığınız birinin haberi bile olmadan bambaşka bir hayat kurmak hiç de zor değilmiş... Ben buna inanmazdım. Bazen telefonu kapadıktan sonra bir an kendi kendime kalıyor ve öyle utanıyordum ki bir daha aradığı zaman bunu artık bitireceğime yeminler ediyordum.
Ama akıl duygulara pek fazla hükmedemez de, duygular aklı kendilerine uydurmayı becerir.
*
Sonra beni tutup kendisine döndürdü. Gözlerimin içine bakarak devam etti: "Birini sevmen için elle tutulur bir neden bulamıyorsan onu sahiden seviyorsun demektir..."
Öyle mi gerçekten?
 Çoğu zaman istediklerimizi yapanları, bize uygun davranan insanları severiz. Onların yanında kendimizi güvende hissederiz. Aslında bize uygun olanı sevmek kolaydır. Zor olan, bize benzemeyenleri, istediğimizi yapmayanları sevebilmektir. Birini, seni mutlu ettiği için değil, yalnızca kendi başına var olduğu için, bir başkası gibi değil kendisi gibi olduğu için sevebilmek zordur.
*
Uçsuz bucaksız bir çölde yürürken kafanıza yıldırım düşmesi gibi komik ama aynı zamanda çaresiz bir şeydi yaşadığım.
Olmuştu işte. Böylesine güçlü bir dalgaya direnmek mümkün değildi. O dalganın üstünde, beni götürdüğü yere gidiyordum ama hâlâ dizginlerin elimde olduğunu sanıyordum.
Hayır, kimsenin suçu yoktu. Ne kocamın, ne onun ne de benim. Bu yalnızca hayatın bizi hiç umursamadan kendince kurduğu bir oyundu.
Yapmam gerekenleri yapmış mıydım? Bilmiyorum. Direnmiştim kendime göre. Uzak kalmaya çalışmıştım. Bunun yalnızca bir oyun olarak kalmasını, belki beni böyle uzaktan bir hayal gibi mutlu etmesini ve sonra tatlı, güzel bir anı olmasını istemiştim.
Yapamadım.
Aslına bakarsanız uçakta bütün bunları düşünürken birden anladım ki hamile kalmamın, onunla geçirdiğim o öğleden sonranın, bir başkasının tenine dokunmuş olmamın hiç önemi yok. Hepsinden önemlisi benim ona âşık olmam...
Ben bir başkasına âşıktım. O başkasını hiç görmesem, onunla hiç konuşmasam, hiç dokunmasam bile yalnızca ona âşık olmam bile yetmez miydi? Anladım ki yalnızca bir kaçamak olsaydı, yalnız bir kadının istekleri olsaydı, yalnızca şehvetle geçirilmiş bir gün olsaydı her şey çok daha kolay olurdu.
 O zaman her şeyden vazgeçilebilir, belki gizlenebilir, belki söylense bile unutulup gidebilirdi.
Buna bir anlık bir delilik, bir kendini kaybediş an'ı, bir sarhoşluk denilebilirdi.
Ne var ki kalbim, aklım, rüyalarım, mutluluğum, hüznüm, gözyaşlarını, şarkılar, kitaplar, filmler her şey, her şey artık onundu.
*
"Eyvah!" dedi, "Bu da mı oldu? Her şey aklıma gelmişti de bu gelmemişti işte..."
*
Biraz sonra Leylak kucağımda, zaten yan açık gözlerini sıkıca yummuş, farkında olmadan koltuğumun altına girmeye çalışarak, küçük, pütürlü diliyle boynumu yalayarak, mırıltılar çıkartarak uyuyordu.
Aslında hayvanlara karşı fazla ilgim yoktur. Ama bu kedi nedense böyle kucağıma gelip mırladıkça ona birdenbire ısınıvermiştim.
"Kerataya bak," dedi annem, "sahibini bilirmiş gibi nasıl hemen onun kucağında yerini buldu, biz sabahtan beri sütle besliyoruz, nafile!"
 "Annesi sanıyor onu," dedi Ayla...
Bir an göz göze geldik.
Ne garip, sanki o gün neyi kaybettiğimi bilirmiş gibi bana bu küçük yavruyu yollamıştı.
Tam da o gün...
 İnanılacak şey miydi bu?
*
Benim hiç evim olmadı.
 Dünyanın farklı yerlerinde, farklı evlerde yaşadım ama çocukluğumun odasından sonra ilk kez orada, onun yanında evimi buldum.
"Belki de," diye düşündüm bir gece yarısı, içimde tanımlayamadığım bir karmaşayla, çılgınca bir coşkuyla beni bir anda ölümün kıyısına götürebilecek bir hüzün arasında gidip gelen dalgaların içinde, "belki de onu böylesine sevmenin nedeni budur... Benim evim o..."
*
Ona çok şey anlatıyordum ama yine de ne çok şeyi bilmiyordu.
Anlatamadıklarımı, sözlere dökülemeyeni, onu nasıl bir aşkla sevdiğimi, hayır, aşkların, tutkuların, isteklerin dışında, nasıl bir sevgiyle bağlandığımı...
*
Bir keresinde yatağın içinde oturuyorduk, çırılçıplak, yüzümü iki eliyle tuttu, kaldırdı, gözlerimin içine bakarak, "İnsan bir düşü sevebilir mi?" diye sordu.
"Evet," dedim hiç düşünmeden, "bence zaten en çok onu sevebilir, bir düşü..."
*
Yanımda durmuş, dalgın, uzaklara bakıyor. Ona bakmıyorum ama biliyorum. Aynı yere bakıyoruz, ufka doğru, göremediğimiz bir kara parçasının belirmesini bekler gibi, belki aynı şeyleri düşünüyoruz ama bizi bekleyen geleceği kurmak için bir şey yapamıyoruz.
Ama kendi kendime söz vermiştim değil mi, ondan bir şey istemeyeceğime, hiç bir şey beklemeyeceğime, ikimiz için geleceğe dair hayaller kurmayacağıma...
*
"Bana söz vermeni istiyorum," dedi.
 "Söz mü?"
 Yağmurluğu ıslaktı, yağmur kokuyordu.
 "Evet söz. Ne olursa olsun, bir gün bana çok kızsan da, şimdi bilemediğim bir şey de olsa sakın beni bırakma..."
Ne çok söz vermiştik ayrılmayacağımıza...
*
Evet, karşımda duruyordu. Maide hanım... Bu üçüncü karşılaşmamızdı ve ilk kez ikimiz yalnızdık. Yer yarılsa içine girsem diye düşündüğüm andır o.
Şaşkınlıktan ne birşey söyleyebildim ne yapabildim. Öyle birkaç saniye ama bana saatler gibi geldi, karşılıklı durduk kapının önünde.
Sonunda, "Herhalde doğru geldim," dedi.
"Buyurun," deyip kenara çekildim.
İçeri girdi. O anda, göz ucuyla girişteki vestiyere baktığını gördüm ama geç kalmıştım. Fuat'ın şapkası, paltosu, şemsiyesi duruyordu orada. Elbette tanımıştı.
 Şimdi ikimiz de ne yapacağımızı bilemezmiş gibi ayakta duruyorduk. Elim ayağıma dolaşmış, suçlu çocuklar gibi titriyordum. Yüzünde ne öfke, ne acı, ne nefret vardı. Sakin, belki biraz bezgin görünüyordu. Acaba ne söyleyecekti? Neler olacaktı? Sakin olmaya, heyecanımı, korkumu belli etmemeye çalışıyordum. Hiç aklımda yokken yakalanmıştım. Öylece durup etrafa baktı.
Neden sonra, "Oturmaz mısınız?" diyebildim.
Gözlerimin içine bakarak, "Hayır," dedi, "ben yalnız burayı görmeye geldim, şimdi gördüm, gidebilirim..." Öylece döndü, çıkıp gitti.
Hepsi bu kadar.
Oturup benimle konuşsaydı, bana kızsaydı, bir tokat atsaydı, belki unuturdum. Ama yalnızca o cümleyi söyledi. Onun için o cümleyi ömrüm boyunca unutamadım:
 "Ben yalnız burayı görmeye geldim, şimdi gördüm, gidebilirim."
*
Keşke hemen oradan kalkıp gitseydim. Aslında öyle yapacaktım ama en önde oturuyorduk ve kalksam herkes beni görecekti. Çırılçıplak yakalanmış gibi hissediyordum. Bir an o rüyayı hatırladım. Hani Fuat bizim evimize geliyor ve herkes gerçeği biliyor ama kimse konuşmuyor. Sanki o rüya gerçek olmuştu. Üstelik bu kez yalnız ailem değil bütün İstanbul ve karısı da oradaydı.
Ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Karanlıkta bir yolunu bulup sessizce kaçmalı mıydım? Yoksa öylece konseri izlemeye devam mı etmeliydim?
Bir an fark ettim ki dışarıya birlikte çıkmaya başladığımız, o sevimli okul kaçakları gibi gizli gizli bir yerlere gittiğimiz günlerden sonra ben artık başka herkesi unutmuşum. O rüyayı gerçek sanmaya başlamışım.
Oysa gerçek şimdi karşımdaydı.
Ben bu filmdeki "esas kız" değildim.
*
O ünlü İspanyol ressamın sergisi vardı.
Büyük bir duvara konulmuş tek bir resmin önünde durdum.
 Bir kadın portresiydi bu.
 Başında kırmızı, çiçekli bir şapka vardı. Gözleri sanki yerlerinden çıkmış gibiydi. Ağzı, burnu olması gerekenden başka yerlerdeydi.
 Bu resmi daha önce görmüştüm. Ben eski, bir fotoğraf gibi, gerçeği anlatan resimleri severim. Onun için bu kadının neden böyle çirkin olduğunu hiç anlamamış ve o resmi sevmemiştim.
 Ama sonra o gün orada, o resimle yeniden karşı karşıya gelince birden anladım.
 Resmin adı, "Ağlayan Kadın"dı. Ve o resimdeki kadın öylesine tarifsiz bir acıyla, öylesine bir parçalanmışlıkla ağlıyordu ki, içinden geçenleri, böyle bir anda yüzümüze gerçekte yansımayan acıyı bir tuvalin üstünde anlatmanın başka hiçbir yolu bulunamazdı.
O paramparça, gözlerinin, ağzının, burnunun yeri değişmiş, renkler birbirine karışmış, çocukların çizdiği acemi resimlere benzer kadın yüzünün karşısında bir anda içimdeki parçalanmayı gördüm.
*
Bu öyle bir duyguydu ki, anlatmam zor.
Ben onu hep özlüyordum. Yanımda olsa da olmasa da... Sanki bütün hayatımız birlikte geçecek olsa, bütün gün aynı evde otursak, her gece beraber uyusak yine de özlem geçmeyecek gibi geliyordu bana...
 *
"Biliyor musun," dedim, "ben beklemiyordum, hâlâ da beklemiyorum, bütün bunların gerçek olacağına bir türlü inanamıyorum..."
"Olur mu öyle şey?" dedi, "Herhalde bunun bir sonu olacak, böyle bütün ömür geçer mi?
" Ona baktım.
"Niye geçmesin ki..." dedim.
 "Senin sahiden aklından zorun var," dedi.
*
Bazen en büyük düşler gerçek olur.
 Ben bir düş kurmuştum. Küçük bir kızken, hayatın nasıl bir şey olduğunu, neye benzediğini henüz hiç bilmezken (şimdi biliyor muyum?), gerçek korkulardan haberim bile yokken bir düş görmüştüm ve o düş gerçek olmuştu.
*
"Orada mısın? Hat mı kesildi?" diye sordum. 
"Buradayım," dedi.
Bir an durdum. 
"Ne oldu?" dedim. Ayla tam karşımda öylece durmuş bana bakıyordu. 
"Sana ben söylemek istemezdim ama..." dedi. 
Bir an başım döndü, sustum, telefona neredeyse yapışmıştım. 
"Ne oldu, ne oldu Nihat, çabuk söyle..." diye bağırdığımı, Ayla'nın yüzünün bir anda bembeyaz olduğunu, bir yere tutunmaya çalıştığını hatırlıyorum. 
Boğuk bir sesle, "İdam ettiler," dedi, "bitti, daha çok sorma artık..."
Telefonu bıraktım, oraya yığıldım. "Ülkemin güneşinden, çocukluğumun bahçelerinden, senin güzel yüzünden sürgünüm," diyen bir şarkı çalıyordu.
*
Büyük bahçelerden söz eden masallar... Prensesler... Herkesten güzel olan, uzun saçlı, yeşil gözlü, yürüdüğü zaman giysileri hışırdayan genç kızlar... İyi kalpli şövalyeler... Mutlaka masalın bir yerinde birilerini bir başka şeye dönüştüren büyücüler... Buzdan saraylar... Konuşan hayvanlar... Dağların arkasındaki mutluluk çiçeği... Hep güç elde edilen ama çabuk yitirilen değerli taşlar, tılsımlar... Kapıları açan, mühürlenmiş dilleri çözen, uzaklıkları geçen şifreler... Gizli geçitler... Yüreklerde-ki buzu eriten gözyaşları... Kimsenin bilmediği, kimsenin bulamadığı ama bir mağarada, bir ağaç kovuğunda beklenmedik bir anda karşınıza çıkıveren sihirli iksirler... Kimsenin çözemediği gizemli diller... Korku şatoları... Güzeller ve çirkinler... İyiler ve kötüler... Doğrular ve yanlışlar... Mutluluk ve mutsuzluk... Buluşma ve ayrılık... Unutulmayan öpücükler... Aşk...
Aşk mı?
Küçük bir çocuğa aşkı mı anlatıyordu anneanne?
 Evet aslında bütün anlattığı buydu işte. İksirlerin, tılsımların, yol gösteren kuşların, yollan kapayan kötülerin, dumanların arasından görünen büyücülerin, sihirlerin, şifrelerin, göz kamaştıran zümrütlerin, yakutların anlattığı tek şey buydu...
***